Eczacı Günceleri - 1. Bölüm - Maomao
1. Bölüm – Maomao
”Güzel bir sokak tezgahından çıkma et şişleri için
nelerimi vermezdim ki…”
Maomao kapalı gökyüzüne doğru baktı ve iç
geçirdi. Hem eşsiz, göz kamaştırıcı bir güzelliğe
sahip hem de zehirli, pis ve nefes kesici bir kafes
olan bir dünyada yaşıyordu. Üç ay olmuştu bile.
Umarım ihtiyar düzgün besleniyordur.
Sanki daha dün gibiydi; şifalı otlar toplamak için
ormana gitmiş ve onlara Köylü Bir, İki ve Üç
diyebileceği üç insan kaçakçısıyla karşılaşmıştı.
Amaçları kraliyet sarayı için kadın bulmaktı ve
tek kelimeyle, dünyanın en zoraki ve en tatsız
evlilik teklifini sunmuşlardı.
Şimdi, işin aslı para almayacak değildi ve birkaç
yıllık çalışmanın ardından memleketine geri
dönebilme ihtimaline dair küçük bir umut ışığı da
vardı. Eğer bir insan kraliyet şehrine kendi
rızasıyla gitmiş olsaydı, geçimini sağlamak için
bundan daha kötü yollar da bulunabilirdi. Ancak
bir eczacı olarak kendi yolunda gayet güzel
ilerleyen Maomao için—çok teşekkürler—bu
durum tamamen büyük bir beladan ibaretti.
Kaçakçılar yakaladıkları sağlıklı genç kadınları ne
yapıyorlardı? Bazen kızları hadımlara satıyor,
elde ettikleri kazancı kendileri için bir içki
gecesine harcıyorlardı. Bazen de genç hanımlar
bir başkasının kızının yerine sunuluyordu.
Maomao için bu anlamsız bir soruydu; zira
sebebi ne olursa olsun artık kendisi de onların
oyunlarına alet olmuş durumdaydı. Aksi takdirde,
hayatında bir kez bile chougyu yani “arka saray”—
imparatorluk kadınlarının ikametgahı—ile
herhangi bir bağ kurmayı asla istemezdi.
Burası insanın midesini bulandıracak kadar
yoğun bir makyaj ve parfüm kokusuyla kaplıydı
ve güzel elbiseleri içindeki saray hanımlarının o
yapmacık, zoraki gülümsemeleriyle çok daha
doluydu. Eczacılık yaptığı dönemde Maomao, bir
kadının gülümsemesi kadar ürkütücü bir zehir
olmadığına inanmaya başlamıştı. Bu kural, ister
en süslü sarayın salonlarında olsun, ister en
ucuz eğlence evinin köhne odalarında, her
zaman geçerliydi.
Maomao ayaklarının dibindeki çamaşır sepetini
kaldırdı ve yakındaki bir binaya doğru yöneldi.
Göz kamaştırıcı ön cephenin aksine, kasvetli orta
avlu, saray hizmetlilerinin—yani ne tam erkek ne
de tam kadın olan insanların—kucak dolusu
çamaşır yıkadığı taş döşeli yıkama alanlarına ev
sahipliği yapıyordu.
Erkeklerin, prensip gereği, arka saraya girmesine
izin verilmezdi. İçeri girebilen yegane erkekler, ya
ülkedeki o en soylu ailenin üyeleri ve kan
bağından olanlar ya da kendilerinin çok önemli
bir parçasını kaybetmiş olan eski erkeklerdi.
Doğal olarak, Maomao’nun şu anda baktığı
erkeklerin tamamı ikinci gruptakilerdi. Bunun
çarpık bir durum olduğunu düşünüyordu, ancak
yapılması mantıklı bir şey olduğunu da kabul
ediyordu.
Sepetini yere bıraktı ve hemen yan binada duran
bir başka sepet fark etti. Kirli çamaşırlar değil,
güneşte kurumuş temiz çamaşırlardı. Sapından
sarkan ahşap etikete göz attı; üzerinde bir
numarayla birlikte bir yaprak resmi vardı.
Saray kadınlarının tamamı okuma yazma
bilmiyordu. Bu pek de şaşırtıcı değildi; sonuçta
bazıları buraya zorla getirilmişti. Ve harflerin
temel kuralları buraya gelmeden önce zihinlerine
kazınmış olsa bile, okuma yazmayı sökmüş
olmaları muhtemelen büyük bir şans olurdu.
Maomao, kırsaldan kaçırılan kızların yarısının
okumayı bilip bilmediğini kendi kendine
düşündü. Bu, bir bakıma, arka sarayın nüfusunun
fazlasıyla artmasının getirdiği bir riskti. Nicelik
uğruna nitelik feda ediliyordu.
Önceki imparatorun “çiçek bahçesiyle” hiçbir
şekilde boy ölçüşemeyecek olsa da, eşler ve
nedimelerin toplam sayısı iki bin kişiyi buluyordu;
hadımlarla birlikte bu sayı üç bine ulaşıyordu.
Gerçekten de muazzam bir yerdi.
Maomao bir hizmetçi kızdı, resmi bir rütbesi bile
olmayacak kadar düşük bir pozisyondaydı.
Sarayda kendisini destekleyecek kimsesi
olmayan ve saray personelini tamamlamak için
bir kaçırılma vakası sonucu buraya gelmiş bir kız
olarak daha ne bekleyebilir di ki? Eğer bir şakayık
kadar düzgün hatlara sahip bir bedene ya da
dolunay kadar beyaz bir tene sahip olsaydı, en
azından düşük rütbeli cariyelerden biri olma
statüsüne göz dikebilirdi; ancak Maomao sadece
sıska, çilli bir tene ve kurumuş dalların zarafetine
sahip uzuvlara sahipti.
Sadece bu işi bitirmem gerekiyor.
Maomao, üzerinde bitki, çiçek resmi ve 17
numarası olan etikete sahip sepeti aldı ve
elinden geldiğince hızlı bir şekilde oradan
uzaklaştı. Somurtkan gökyüzü ağlamaya
başlamadan önce odasına geri dönmek istiyordu.
Sepetteki çamaşırların sahibi, düşük rütbeli
eşlerden biriydi. Odaları, diğer düşük rütbeli
eşlere tahsis edilenlere kıyasla oldukça lükstü—
aslına bakılırsa, düpedüz gösterişliydi. Maomao,
içeride oturan kişinin zengin bir soylu ailenin kızı
olması gerektiği çıkarımında bulundu.
Bir kadına saray rütbesi verildiğinde, kendi
…nedimelerine sahip olmasına da izin verilirdi.
Ancak küçük bir eşin en fazla iki nedimesi
olabilirdi, bu yüzden hizmet edecek kendi hanımı
olmayan bir hizmetçi kız olan Maomao, o kadının
çamaşırlarını bu şekilde etrafta taşıyordu.
Düşük rütbeli bir eşin arka saray sınırları içinde
kişisel odalara sahip olmasına izin verilirdi,
ancak bu odalar kaçınılmaz olarak arazinin en uç
köşelerinde kalırdı ve imparatorun gözünün onun
üzerine düşme ihtimali neredeyse hiç olmazdı.
Eğer buna rağmen Ekselansları ile bir gece
geçirme şerefine nail olsaydı, kendisine yeni
odalar tahsis edilirdi; ikinci bir gece ise dünyada
gerçekten bir yer edindiği anlamına gelirdi.
İmparatorun ilgisini en nihayetinde hiç
çekemeyenlere gelince; belirli bir yaşın ardından
bir eş (ailesinin özel bir nüfuzu olmadığı
varsayılırsa) rütbesinin düşürülmesini, hatta
bürokrasiden birine eş olarak verilmesini
bekleyebilirdi. Bunun bir lütuf mu yoksa bir lanet
mi olduğu kadına göre değişirdi, ancak kadınların
en çok korktuğu kader, hadımlardan birine
bağışlanmaktı.
Maomao kapıyı nazikçe çaldı. Bir nedime kapıyı
açtı ve “Sadece oraya bırak,” diyerek tersledi.
İçeride, odanın sakini olan bir eş, bir kupadan içki
yudumluyordu. Saraya gelmeden önceki o
huzurlu günlerde güzelliğiyle çokça hayranlık
uyandırmış olmalıydı, ancak buraya geldiğinde,
dış dünya hakkında hayatını bir kuyunun içinde
geçirmiş bir kurbağa kadar bilgisi olduğunu
keşfetmişti. Bu bahçedeki göz kamaştırıcı
çiçeklerin yoğunluğu arasında kalarak burada bir
yer edinmek için savaşma azmini kaybetmişti ve
son zamanlarda odasından hiç çıkmaz olmuştu.
Kendi odanda seni kimsenin ziyaret
etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Maomao kollarındaki sepeti kapının dışındaki
sepetle değiştirdi ve çamaşır alanına geri döndü.
Hâlâ yapılacak çok iş vardı. Saraya kendi hür
iradesiyle gelmemiş olabilirdi ama en azından
ona ödeme yapıyorlardı ve o da karşılığını
vermeye niyetliydi. Eczacı Maomao çalışkan bir
zihniyete sahipti; her şeyden öte, eğer başını dik
tutar ve işini yaparsa, kraliyetin dikkatini çekmeyi
hiçbir zaman ummasa bile, bir gün buradan
ayrılmayı umut edebilirdi.
Ne yazık ki, Maomao’nun düşüncesi—şöyle
diyelim—safçaydı. Ne olacağını bilmiyordu.
Kimse bilmezdi; hayatın doğası buydu. Maomao
on yedi yaşındaki bir kız için nispeten objektif
düşünen biriydi, ancak onu sürekli rahatsız eden
birkaç niteliği vardı. Birincisi merakı, ikincisi ise
bilgiye olan açlığıydı. Ve bir de tomurcuklanan
adalet duygusu vardı.
Birkaç gün sonra Maomao, arka saraydaki birkaç
bebeğin ölümüyle ilgili gizemli ve korkunç bir
gerçeği açığa çıkaracaktı. Bazıları bunun bir varis
doğurmaya cüret eden her cariyenin üzerine
çöken bir lanet olduğunu söylüyordu, ancak
Maomao bu meseleyi doğaüstü bir şey olarak
görmeyi reddetti.
Çevirmen: Noodle
Çok kaliteli bir seri. Çeviren arkadaşa kolaylıklar ve teşekkürler.
Serinin ilk yorumu benden o zaman🥳