Tavşan Kostümlü Senpai'm - Bölüm 5
Ne yazık ki Sakuta, Mai’yi kızdırdığı günün ertesi günü ondan özür dileme fırsatı bulamadı.
O sabah aynı trende denk gelebileceklerini ummuştu ancak şansı yaver gitmedi. Vakit kaybet istemediğinden ilk ders biter bitmez 3-1 Sınıfına (onun sınıfı) gitti ancak Mai ortalıkta görünmüyordu.
Sınıf kapısının yakınındaki bir kıza sormayı denedi ama kız sadece rahatsız olmuş gibi baktı.
“Sakurajima mı? Bilemiyorum, bugün burada mı ki?” dedi ve hemen arkadaşlarına geri döndü.
“İşte dün…”
“…..”
Gözleriyle Mai’nin olmadığı sınıfı taradı. Aptalca kahkahalar atan oğlanlar, birbirlerinin anlattıklarına çığlıklarla karşılık veren kızlar, kısacası sınıf gürültüyle doluydu.
Hangi yıldan öğrenciler olursa olsun, teneffüslerde sınıflar hep aynıydı. Mai’nin bu kargaşanın ortasında tek başına oturduğunu hayal etti ve göğsüne bir ağrı saplandı.
“Nerede oturuyor?”
“Ne? Ah, şurada.”
Kız, pencerelerden itibaren ikinci sıradaki arka koltuğu işaret etti. Orada duran bir okul çantası olduğunu teyit ettikten sonra Sakuta kendi sınıfına döndü.
Her teneffüste onun sınıfını ziyaret etse de Mai’yi orada bulamıyordu.
Çantası her zamanki yerindeydi ve bir sonraki dersin test kitapları da masanın üzerindeydi, yani o kesin buradaydı. Ancak onu bulma çabaları boşa gitmişti.
Son şansı okul çıkışındaydı. Sakuta ders biter bitmez direkt çıkışa yöneldi. Mai’yi bulma umuduyla etrafını kontrol ediyordu.
Yirmi dakika boyunca öylece bekledi. Onu kaçırdığını anlayınca okul kapısından ayrıldı ve istasyona giden yol boyunca etrafı kontrol ederek ilerledi.
Mai’den iz yoktu. Shichirigahama İstasyonu’nda bile beklememişti.
Onunla arasını düzeltmek bir yana, yüzünü bile bir kez olsun görememişti. Bu durum üç gün daha devam edince, bir salak bile onun Sakuta’dan kaçtığını anlardı. Ve ne yazık ki Mai’nin buna son vermeye hiç niyeti yoktu.
İki hafta böyle geçti. Mai hala Sakuta’dan kaçıyordu. Bir gün önce onu yakalayabilmek umuduyla istasyonda tam bir saat beklemiş ancak sonuç alamamıştı. Mai muhtemelen bir sonraki durağa kadar bütün yolu yürümüştü. Bu, çözülmesi zor bir meseleydi.
Belki de paparazzilerden kaçmak için bu tür tekniklerde ustalaşmıştı. Sanki bir anda sise dönüşebiliyordu.
“Üzerine bastığım o mayın, sandığımdan bile beterdi.”
Mai’nin gösterdiği kararlılık, bu gerçeği günden güne daha da belirginleştiriyordu.
İşe dönmesi için yapılan telkinler onu öfkelendirmişti ancak asıl tetiği çeken şey yönetici kelimesini kullanmak olmuştu.
Acaba işe dönmeyi açıkça istemesine rağmen geri adım atmasının ve bir süreliğine ara vermesinin nedeni bu muydu?
Sakuta, Mai Sakurajima’nın neden oyunculuğa ara verdiğini öğrenmek amacıyla okul bilgisayarını kullansa da karşılaştığı tek şey; asılsız varsayımlar ve kötü niyetli söylentilerdi.
Aşırı çalışma mı?
Bir yapımcıyla ilgili bir şey.
Erkeklerle ilgili bir sorun.
Bunlar okumaya değmezdi.
Tek seçeneği doğrudan ona sormaktı ancak Mai ondan kaçtığı sürece bu mümkün değildi.
Bir çıkmaza girmişti.
Onun peşinden gitmenin bir sonuç vermeyeceğinden emin olan Sakuta, farklı bir şeyler yapmaya karar verdi.
Temizlik nöbetinde olduğu bir gün, işini bitirir bitirmez direkt fen laboratuvarına yöneldi.
Diğer arkadaşını görmek için.
Kapıyı tıklattı ve herhangi bir cevap beklemede açtı.
“Umarım rahatsız etmiyorumdur.” dedi ve kapıyı arkasından kapattı.
“Ediyorsun. Git buradan.” Bu, kısa ve ters bir cevaptı.
Oldukça büyük laboratuvarda sadece tek bir öğrenci vardı. Ders sırasında öğretmenin kullandığı masada, kara tahtanın önünde duruyordu. Masanın üzerinde bir ispirto ocağı ve bir beher bulunuyordu.
Sakuta’nın olduğu tarafa bakma zahmetine bile girmedi.
Boyu beş feetten (yaklaşık 1,52 metreden) biraz uzundu, ufak tefekti ve gözlük takıyordu.
Üniformasının üzerindeki beyaz laboratuvar önlüğü kesinlikle dikkat çekiyordu. Olağanüstü derecede düzgün bir duruşu vardı ki bu da yaydığı ‘havalı’ havayı daha da güçlendiriyordu.
Adı Rio Futaba’ydı. Minegahara Lisesi’nde 2.Sınıf öğrencisiydi. Bir önceki yıl Sakuta ve Yuuma ile aynı sınıftaydı. Fen Kulübü’nün tek üyesiydi. Orada yaptığı deneyler okulun elektriğinin kesilmesine ve küçük çaplı bir yangına yol açtığı için tuhaf biri olarak nam salmıştı. O meşhur beyaz laboratuvar önlüğü, durumu daha da kötüleştiriyordu.
Sakuta yakındaki bir sandalyeyi çekip Rio’nun karşısına, masanın diğer tarafına oturdu.
“Nasıl gidiyor?”
“Sana anlatmaya değer bir şey olmadı.”
“Bana eğlenceli bir şeyler söyle!”
“Tipik, canı sıkılmış bir liseli gibi konuşuyorsun. Vaktimi bu saçmalıklarla harcama.”
Başını kaldırıp ters ters baktı. Belki de Sakuta gerçekten onun sözünü kesiyordu.
“Öğrenciyim ve canım sıkıldı yani, tam üstüne bastın.”
Rio, onun sohbeti sürdürme çabasını görmezden geldi ve bir kibritle ispirto ocağını yaktı. Ardından beheri suyla doldurup alevin üzerine yerleştirdi. Bu, bir çeşit deney miydi?

“Sana ne oldu Azusagawa?”
“Benim de verecek bir haberim yok.”
“Yalancı. Eski bir çocuk oyuncuya takıntılı durumdasın.”
Kimden bahsettiğini anlamak için kafa yormaya gerek yoktu. Bu kişi Mai’den başkası değildi.
“O etiketten uzun süre önce kurtuldu. Artık gerçek bir oyuncu.”
Ancak bir dönem ara vermişti, yani belki bu tanım da tam olarak uymuyordu.
“Ayrıca bunu sana kim söyledi ki?”
“Aptalca bir soru.”
“Doğru, Kunumi söylemiştir kesin.”
Onunla ilgili neler olup bittiğini bilen tek kişi Yuuma’ydı. Ayrıca okulda o beyaz önlüklü tuhaf kişiyle konuşan tek kişiler de Yuuma ve Sakuta’ydı. Hepsi bu kadardı.
“Senin için endişeleniyor. Başını yine belaya sokuyorsun.”
“Hey, yine derken neyi kastediyorsun?”
“Senin gibi biri için endişelenmenin nasıl bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum. Kunumi bu dünya için fazla temiz kalpli biri.”
“Eğer bunu nasıl başardığını çözersen, bir gün bana da anlatman gerekecek.”
Harika bir kişilik ifadesi özellikle Yuuma için türetilmişti. Sakuta buna yürekten inanıyordu.
Geçen yıl, hastaneye yatırılma olayıyla ilgili söylentiler okulda çalkalanırken Sakuta’ya eskisi gibi davranmaya devam eden tek kişi Yuuma’ydı.
Sadece söylentilere inanmamakla kalmamış, beden eğitimi dersinde eşleştiklerinde bunların doğru olup olmadığını doğrudan ona sormuştu.
“Elbette doğru değiller.”
“Tahmin etmiştim.” Yuuma gülümsemişti.
“…Bana inanıyor musun yani?”
Sakuta şaşırmıştı. Sınıfın büyük çoğunluğu dedikodulara hemen inanmış, işin aslını sormaya bile zahmet etmeden ondan uzaklaşmıştı.
“Yani, doğru değil, değil mi?”
“Değil ama…”
“Karşımda duran kişinin sözünü, herhangi bir isimsiz internet kaynağına tercih ederim.”
“Sen en kötüsüsün, Kunumi.”
“Heh? Bu nereden çıktı şimdi?”
“Hem yüzün hem de kişiliğinle, sen erkeklerin en büyük düşmanısın.”
“Doooğru.”
Aradan yaklaşık bir yıl geçmişti. O ve Yuuma hala sıkı dostlardı.
Sakuta boş gözlerle ocağın alevine bakarken zihni hala karmakarışıktı.
“Dünya adil değil. İnsanların bu denli farklı olması şaşırtıcı” Rio’nun ona attığı bakışta acıma duygusu açıkça belli oluyordu.
“Kuunimi’yle kıyaslanmak istemezdim.”
“Sırf gıcıklığına yapıyorum. Aldırma.”
“Nasıl aldırmayayım ki? Ama neyse, onun gibi tiplerin her zaman gizli tutkuları ya da tuhaf fetişleri olur. Dünya, harika kişiliklerin dağılımındaki dengeyi böyle koruyor işte.”
“Bugün dibe vurmuşsun, Azusagawa.” Rio içini çekti.
“Nasıl yani?”
“Senin için endişelenen bir arkadaşın var ve sen burada onun arkasından konuşuyorsun.”
Buna pek de itiraz edemezdi.
“…Kunumi ile aramdaki uçurum beni bazen bunaltıyor.”
“Bu…” Rio anlamlı bir es verdi.
“Ne?”
Beherdeki su kaynamaya başlamıştı.
“Sonunda Makinohara’yı aştın.”
“…Kunumi de aynı şeyi söyledi. Neden onu gündeme getiriyorsun ki?”
“Bunun cevabını herkesten iyi biliyor olman lazım.”
Rio ocağın ateşini kapattı ve sıcak suyu bir kupaya koydu. Ardından hazır kahveyi ekledi. Görünüşe göre bir deney yapmıyordu.
“Ben de bir fincan alabilir miyim?”
“Korkarım ki elimde sadece tek bir kupa var. Şu dereceli silindiri kullanabilirsin.”
Uzun, ince cam tüp yaklaşık otuz santim boyundaydı. Rio bunun makul bir seçenek olduğunu düşünüyordu.
“O şeyden kahve içmeye kalkarsam hepsini birden üstüme döker ve kendimi yakarım.”
“Hipotezinin doğru olup olmadığını görmek için bir deney yapmalıyız. Hem, elimizdeki tek diğer kap o.”
“Neden suyu kaynattığın beheri kullanmıyorsun?”
“O sıkıcı olurdu.” diye söylendi. Yine de beherde kalan suya biraz hazır kahve ekledi.
“Şeker ister misin?”
“Kullanmıyorum.”
Rio çekmeceden plastik bir şişe çıkarıp önüne koydu. Etiketinde MANGAN DİOKSİT yazıyordu.
“Bunun güvenli olduğuna emin misin?”
“İçindeki muhtemelen şekerdir. Rengi de beyaz zaten.”
“Sayısız başka beyaz toz var. Bunu ben bile biliyorum.”
Ancak mangan dioksitin siyah olduğunu da biliyordu.
“Emin olmak için her seferinde sadece çok az bir miktar denemek en iyisidir.” diye önerdi Rio. Yine de Sakuta kahvesini sade içmeyi tercih etti
Rio hafif hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. İspirto ocağını yeniden yaktı.
Sakuta bu sefer onun gerçekten bir deney yapıp yapmayacağını merak etti ancak Rio ocağın üzerine bir ızgara yerleştirip kurutulmuş kalamarı kızartmaya başlayınca, cevapta açığa çıkmış oldu. Kalamarın bacakları ısının etkisiyle kıvrılıyordu.
“Ben de biraz alabilir miyim?”
Kahveyle iyi gidip gitmeyeceğinden emin değildi ancak o iştah açıcı koku karnını acıktırıyordu.
Rio kalamarın bacaklarından birini koparıp ona uzattı. Bacağı ısırırken, Sakuta sonunda asıl konuya girdi.
“Futaba… birini görmemeye başlamak mümkün mü?”
“Gözlerinle ilgili bir sorunun varsa göz doktoruna görün.”
“Demek istediğim o değildi… Şey, hani kişi kesinlikle orada olduğu halde insanlar onu göremiyor. Görünmez olması gibi.”
Mai’nin durumunda, insanlar onu sadece görmemekle kalmıyor sesini de duyamıyorlardı yani görünmez tam doğru bir tanım sayılmazdı ancak yine de söze buradan başlamak daha uygundu.
“Kızlar tuvaletine gizlice girmek için mi lazım bu?”
“Tuvalet fetişim yok o yüzden arkamdan atıp tutacaksan bari soyunma odalarını seç.”
“Sen serserinin tekisin ve hep öyle kalacaksın.”
Rio çantasına uzanıp telefonunu çıkardı.
“Kimi arıyorsun?”
“Polisi.”
“Ortada işlenmiş bir suç olmadan harekete geçemezler.”
“İyi bir noktaya değindin.”
Telefonu yerine koydu.
“İlk soruna gelince, görme süreci fen bilgisi kitabımızda anlatılıyor. Işık ve merceklerle ilgili bölümleri oku.”
Bahsettiği kitabı çıkarıp masanın üzerinde ona doğru itti.
“Sana soruyorum çünkü bu kulağa çok zahmetli bir iş gibi geliyor.”
Sakuta kitabı geri gönderdi.
Rio hiç istifini bozmadan kalamarından bir lokma aldı.
“Önemli olan şey ışık. Işık nesnelere çarpar ve onlardan yansıyarak gözlerimize girer, bu sayede renkleri ve şekilleri algılamamızı sağlar. Karanlıkta, yani ışık olmadığında ise hiçbir şey göremeyiz.”
“Yansımalar…”
“Eğer bu kulağa mantıklı gelmiyorsa, bunun yerine sesi düşün. Tıpkı yunusların ses dalgalarıyla iletişim kurmaları gibi.”
“Yani… ses dalgalarının nesnelerden nasıl yansıdığını değerlendirerek mesafeyi ölçmelerini mi kastediyorsun?”
“Evet. Hatta nesnelerin şeklini bile ayırt edebiliyorlar. Tıpkı bir geminin sonarı gibi. Bunu ışık üzerinden hayal etmek zor olabilir. Ne de olsa ışığın gözümüze çarptığını ancak çok parlak olduğunda fark ediyoruz.”
“Hmm.”
“Ama cam yarı saydamdır ve ışığı yansıtmaz, bu yüzden onu görmek daha zordur.”
“Aa, evet. Doğru.”
Bu, bir nedenden ötürü ışığın Mai’ye ulaşmadığı anlamına mı geliyordu? Kariyerine ara vermiş bir film yıldızı söz konusu olduğunda, bu ifade kulağa düpedüz kin dolu geliyordu.
Sakuta, tıpkı renksiz ve şeffaf bir cam gibi Mai’nin bedeninin de ışığı yansıtmadığı fikrini değerlendirip değerlendirmemesi gerektiğini düşündü.
Ne yazık ki durum böyle olsa bile, geriye açıklanamayan pek çok şey kalıyordu. İnsanların onun sesini duyamaması ya da bazılarının onu görebilirken diğerlerinin görememesi gibi.
Durumu çok daha karmaşık görünüyordu.
“Şey, sanırım bu yardımcı oldu.”
“Gerçekten mi?”
Rio son derece şüpheci bir tavırla sordu.
“Futaba, benim bir aptal olduğumu düşünüyorsun, değil mi?”
“Hayır.”
“O zaman devasa bir aptal olduğumu mu düşünüyorsun?”
“Ne demeye çalıştığımı gayet iyi bilmene rağmen yine de sorarak vakit harcıyorsun. Bu çok sinir bozucu.”
“Ne kadar da acımasızca.”
“Bence ima ettiğim şeyi anlayabilirsin ama anlamıyormuş gibi davranacak kadar sinir bozucusun.”
“Tamam, özür dilerim. Lütfen daha fazla iğneleyici laf etme.”
“İşin içinden öylece sıyrılmaya çalışman daha da kötü.”
Rio ifadesiz bir yüz ifadesiyle kahvesinden bir yudum aldı.
Sakuta, sohbeti asıl konuya döndürmenin en iyisi olacağına karar verdi.
“Şey, biraz daha netleştirelim. Diyelim tam karşında oturuyorum. Beni görmeme ihtimalin var mı?”
“Gözlerimi kapatıyorsam evet.”
“Peki ya gözlerin açıkken ve doğrudan bana bakıyorken?”
“Mümkün.”
Bu, beklediği cevabın tam tersiydi. Üstelik tereddüt de etmemişti.
“Sadece başka bir şeye odaklanmış ya da tamamen dalıp gitmiş olmam lazım. Öyle ki burada olduğunu bile fark etmeyeyim.”
“Hayır, demek istediğim…”
“Bir dinle beni. Olaya ışık açısından bakmayı bırakalım. Görme eylemi söz konusu olduğunda insan beyninin işleyişi, işin içindeki asıl fizik kurallarından daha büyük bir etkiye sahip olabilir.”
Rio’nun kahvesi bitmiş olmalıydı ki yeni bir beher doldurup ispirto ocağının üstüne yerleştirdi.
“Mesela senin gözüne küçük görünebilirim ama bir çocuğun gözünde epey iyi görünürüm.”
“Nesnel olarak irisin, Futaba. Beyaz laboratuvar önlüğünün altında gizlemeye çalışıyorsun ama o haldeyken bile bunu anlayabiliyorum.”
Bakışları göğüslerinin dolgunluğuna kilitlendi.
“G-Göğüslerimi bu işe karıştırma!”
Kollarını korumacı bir tavırla göğsünün üzerinde kavuşturdu. Bu, son derece kadınsı bir hareketti.
“Ah, kusura bakma. Hassas bir konu mu?” (çn= sence)
“Sende incelik ya da utanma duygusundan eser yok, değil mi?”
“Onları buralarda bir yerde düşürmüş olmalıyım.”
Etrafına bakınıp bir şeyler arıyormuş gibi yaptı.
“Eğer beni ciddiyetle dinlemeyeceksen git. Ders bitti!”
Bu sözlerinin üzerine Rio oturduğu yerden kalktı.
“Üzgünüm, söz veriyorum dinleyeceğim. Ve göğüslerine bakmayacağım.”
“O zaman onlar hakkında konuşmayı bırak!”
Dürüst olmak gerekirse, bakmayacağına dair söz vermeye fazlasıyla istekli olsa da buna tamamen engel olup olamayacağından emin değildi.
Bakışları kendi kontrolü dışında oraya kayıyordu ve genetik düzeyde bir müdahale yapılmadığı sürece de bu durum onun için bir mücadele olmaya devam edecekti.
Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra konuyu değiştirdi.
“Yani diyorsun ki gördüğümüz şeyler öznel, öyle mi?”
“Doğru. Görmek istemediğimiz şeyleri görmekten kaçınırız. İnsan beyni böyle şeyleri kolaylıkla başarabilir.”
İnsanlar sürekli bir şeyleri görmezden gelmekten bahsederdi: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Hiç fark etmedim. Gözümden kaçmış.
Bu konuda pek çok deyim vardı, yani kavram tanıdıktı.
Ancak Rio’nun bahsettiği şeyler, Mai’nin başına gelenlere dair Sakuta’nın o belirsiz varsayımlarını doğrudan çürütüyor gibiydi.
Açıkça söylemek gerekirse, Sakuta’ya göre insanların onu görememesinin nedeni, Mai’nin adeta hava gibi davranmasıydı. Sorunun kaynağının onda olduğunu düşünüyordu.
Ancak Rio, sanki tüm meselelerin kaynağı gözlemciymiş gibi konuşuyordu. Onun varsayımına göre gözlemlenen kişinin düşüncelerinin ya da niyetlerinin bir önemi yoktu.
“Gözlem teorisi diye bir şey var.”
Sakuta bu fikirleri henüz tam olarak sindirememişti ki Rio bir sonraki konuya geçti.
“Neymiş o?”
Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Sakuta, gözlerini kırpıştırarak ona bakıyordu.
“İşin özünü aşırı basitleştirerek anlatmak gerekirse; var olan her şey ancak birisi onu gözlemlediğinde varlık kazanır. İlk başta kulağa epey tuhaf geliyor, değil mi?”
Kendisinin bu konuda kesin bir kanaati yok gibi görünüyordu.
“Şu kutudaki kedi meselesini biliyorsundur. Schrödinger’in kedisi.” dedi Rio.
“En azından adını duymuşluğum var.”
Rio, masanın altından boş bir karton kutu çıkardı ve Sakuta’nın önüne koydu.
“Diyelim ki bu kutunun içinde bir kedi var.”
Şans getiren kedi figürü şeklindeki bir kumbarayı bulup kutunun içine yerleştirdi. Fizik öğretmeni bunu beş yüz yenlik madeni paraları biriktirmek için kullansa da kutu şüpheli derecede hafif görünüyordu. (çn= bu devirde para biriktirmek de zor iş anlıyorum seni hocam. Bu arada şans getiren kedi bir patisini yukarı kaldırmış bir kedi figürü. Çağırılan kedi anlamına da geliyormuş. Japonya da millet bolluk bereket getirsin diye dükkanına falan koyuyormuş.)
“Bir de saatte bir radyasyon yayan radyoizotoplar olduğunu varsayalım.”
İçinde kaynar su bulunan beheri de ekledi.
“Son olarak, radyasyonu algıladığında kapağı açılacak olan zehirli gaz düzeneği. Kapak açılırsa kedi zehirli gazı soluyacak. Bunun her zaman ölümcül bir sonuç doğurduğunu varsay.”
Üzerinde MANGAN DİOKSİT yazan plastik şişeyi ekledi.
“Sonra kapağı kapatıp otuz dakika bekliyorsun.”
Bu cümlesiyle beraber kutunun kapağını kapattı.
“Burada otuz dakika önce hazırlanmış bir kutu var.”
“Yemek programı gibi mi?”
Rio bu yorumu görmezden geldi.
“Sence kediye ne olmuştur?”
“Şey… yani bu radyoizotoplar o bir saatlik süre içinde her an radyasyon yayabilir mi? Ve eğer yayarlarsa zehirli gazın kapağı açılır.”
Rio başını salladı.
“Yani sadece otuz dakika geçtiyse bu bir saatin yarısı demek, o halde ihtimal yüzde elli mi?”
“Hayretler içindeyim! Gerçekten de anladın.”
“Eğer bu kadarcık şeyi bile anlayamadıysam ya gerçekten aptalım ya da en başından beri dinlemiyorum demektir.”
“Peki, kendi canlı mı yoksa ölü mü?”
“Şey, ihtimal yarı yarıya, değil mi? Kutuyu sallayıp öğrenebiliriz.”
“Kutu çelikten yapılmış ve yerine sabitlenmiş yani hareket ettirilemez.”
Kartondan yapılmış olan kutuyu işaret etti.
“O zaman hala hayatta olduğuna inanıyorum.”
“Burada bahsini hangi taraftan yana yaptığının aslında bir önemi yok.”
“O zaman neden soruyorsun?”
“Kedinin durumunu belirlemenin tek yolu ona bakmak.”
“Bu şaşırtıcı derecede sıradan bir durum.”
Rio kapağı açtı. Beklendiği üzere kutunun içindekiler hala şans getiren kedi figürlü bir kumbara, bir beher ve üzerinde MANGAN DİOKSİT yazan bir şişeydi.
“Kapak açıldığı anda kedinin durumu belli olur. Başka bir deyişle, kedi hem ölü hem canlıdır. En azından kuantum mekaniğine göre.”
“Bu hiç mantıklı değil. Ya biz kapağı kapattıktan on dakika sonra öldüyse? Kapağın açılması için yirmi dakika daha beklemeye gerek yok ki. Kedi hala ölü.”
En azından kedi için, hayat sona ermişti. Güya dokuz canları var derler ama günün sonunda ölü bir kedi, ölü bir kediydi.
“Tuhaf bir fikir olduğunu söylemiştim, değil mi? Yine de kuantum yorumunu bir kenara bıraksan bile, bence bu düşünce deneyinin gerçeklik payı var.”
“Hangi gerçek?”
Bunların hepsi Sakuta’ya epey şüpheli gelmişti.
“İnsanlar dünyayı sadece görmek istedikleri şekilde görürler. Hakkındaki söylentiler buna mükemmel bir örnek, Azusagawa. İnsanlar gerçeğe değil, söylentilere inanıyor. Bu benzetmeyi gerçek dünyaya uyarlarsak; sen kutudaki kedi, diğer öğrenciler ise gözlemci konumunda.”
Gözlem yapan insanların öznel izlenimleri, kutunun gerçek içeriğinden daha ağır basıyordu… Rio’nun anlatmak istediği şey de buydu sanki.
Sakuta’nın kendi bakış açısının bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey, gözlemcilerin onun hakkında ne düşündüğüydü.
“Hiç komik değil…”
Yine de bu durum, Mai’nin başına gelenlerle tam olarak örtüşmüyordu. Sakuta onu görebilse de başkaları göremiyordu. Üstelik onun neden görünmez hale geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.
Tüm bunlar ilginç olsa da parçalar hala yerine oturmuyordu.
Gerçek dünya fiziğinin, Ergenlik Sendromu kadar şüpheli bir olguyu açıklayıp açıklayamayacağı tartışmalıydı.
Yeni öğrendiği şeylerin arasında potansiyel ipucu gibi görünen kısımlar vardı ancak Rio ile konuştukça, her şey daha da karmaşık bir hal alıyordu.
Belki de Mai’nin yaşadığı durum sadece işe geri dönmesiyle çözülebilecek bir durum değildi.
Sakuta göğsü daralıyormuş gibi hissetti.
Rio’nun bahsettiği her şey gözlemci bakış açısına dayanıyordu, yani belki de Mai’nin tarafında yaşanacak bir değişiklik tek başına yeterli olmayacaktı.
“Üstelik, gözlemin bazı durumlarda sonuçları değiştirdiği kanıtlanmış bir şey.”
“Gerçekten mi?”
“Buna çift yarık deneyi deniyor. Kısaca sonuca gelecek olursam, deneyin sonunda yapılan gözlemlerde çıkan sonuçla, deneyin ortasında yapılan gözlemlerde çıkan sonuç birbirinden farklıydı.”
“Yani, mesela Japonya takımının bir futbol maçı olduğunda ben sadece haberlerdeki skoru görürsem kazanıyorlar, ama maçı bizzat izlersem hep kaybediyorlar. Bunun gibi bir şey mi?”
“Ben tamamen mikro düzeydeki parçacıklardan bahsediyorum. Parçacıkların konumları madde değil parçacık olarak olasılılar halinde bulunurlar. Gözlemlemek ise, onları madde formuna bürünmeye zorlar.”
“Ama bu mikro düzeydeki şeyler bir araya gelip insanları ve nesneleri oluşturuyor, değil mi?”
Moleküller, atomlar, elektronlar… İnsanların ve nesnelerin bunlardan meydana geldiğini Sakuta bile biliyordu.
“Eğer anlattıklarım makro düzeyde gerçekleşebiliyorsa, yorumun gayet yerinde. Ayrıca, Japonya takımının hayrına bir daha hiç futbol maçı izlemesen iyi edersin. Ciddiyim, bir daha asla.”
Yerinde bir tavsiyeydi. Sakuta takdirini belirtircesine başını sallarken, hoparlörden bir ses yükseldi.
“2-2 Sınıfından Yuuma Kunimi. Lütfen öğretmenler odasında basketbol takımı danışmanı Bay Sano ile görüşün.”
“…Ne yaptı acaba?”
“O sen değil, Azusagawa. Muhtemelen sadece takımın antrenman programını gözden geçireceklerdir.”
Rio pek ilgileniyormuş gibi görünmese de Yuuma’yı kesinlikle kolluyordu.
Sakuta sesin geldiği hoparlöre bakmak için döndüğünde, hoparlörün yanındaki saati de gördü. Saat üçü biraz geçmişti.
“Ah, işe gitmem gerek.”
“O zaman git.”
“Çok teşekkürler. Kahve için de.”
“Bilim Kulübü danışmanına teşekkür et. Kahve benim değildi.”
Rio, hazır kahve kavanozunun kapağında yazılı olan ismi ona gösterdi.
“Eh, birkaç kaşık eksildiğini kim fark edecek ki?” dedi Sakuta.
Ayağa kalktı, çantasını omzuna astı ve kapıya doğru yöneldi. Ancak kapıya uzandığı sırada aklına bir fikir geldi ve arkasını döndü.
Herhalde nihayet gerçek bir deney yapmaya hazırlanıyor olacaktı ki Rio bir Bunsen ocağının alevini ayarlıyordu. (çn= bunsen ocağı ki bunsen beki diye de geçiyor, tek bir gaz alevi olan klasik bir laboratuvar ocağı. Alman kimyager Robert Bunsen geliştirdiği için onun adını vermişler.)
“Futaba.”
“Hı?”
Gözlerini mavi alevden ayırmıyordu.
“Şu Kunumi meselesini iyi idare edebiliyor musun?”
“…..”
Gözleri titreyerek ona baktı.
“Ben…”
Hızlıca cevap vermeye çalışsa da kelimeler boğazına düğümlenmişti. İyi olduğunu bile söyleyemedi. Sesi incelip çatallanmıştı.
Sakuta onun, duygularını yüzüne yansıtmamak için kendini zorladığını anlayabiliyordu.
“Buna alışmayı öğreniyorum.” dedi cılız bir gülümsemeyle. (çn= ah lan futaba.)
İyi olduğu konusunda ısrar etme fikrinden vazgeçmişti.
Sakuta’nın sunabileceği bir teselli yoktu. Tek yapabildiği, Rio’nun sonu baştan belli olan aşkına uzaktan tanıklık etmekti.
“İşe geç kalacaksın.”
Çenesiyle kapıyı işaret etti.
Bu sözlerin üzerine, Sakuta fen laboratuvarından ayrıldı.
Kapıyı arkasından kapatırken kendi kendine mırıldandı.
“Alışmak mı? Bu, sadece bu durumu bir türlü aşamadığın anlamına geliyor.”
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmından bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Elitler Sınıfı, Fate/Zero ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.
Futaba çok keşke öğretmenim olsaydı