Tavşan Kostümlü Senpai'm - Bölüm 4
Sakuta, Mai’yi istasyondan yaklaşık on dakika yürüme mesafesi uzaklığında bir yerleşim bölgesindeki belli bir noktaya götürdü.
“Burası da neresi?” diye sordu Mai, başını kaldırıp yedi katlı binaya bakarken.
“Benim evim.”
“…..”
Sakuta, yan tarafına saplanan şüphe ve küçümseme dolu bir bakış hissetti.
“Sana hiçbir şey yapmaya kalkışmayacağım.”
Kendi kendine mırıldandı, “Muhtemelen.”
“Ne dedin?”
“Eğer beni baştan çıkarmaya karar verirsen, karşı koyabilir miyim emin değilim.”
“…..”
Mai dudaklarını büzdü.
“Ah? Senpai, gergin misin?”
“G-Gergin mi? B-Ben mi?”
“Sesinden tiz, ince bir ses çıkmıştı da…”
“Benden genç bir erkeğin yatak odasına girmekte sorun yok bence.”
Mai yüksek sesle bir “Hıh” çekti ve ondan önce lobiye doğru yürüdü. Sakuta, gülmemeye çalışarak onu takip etti.
Asansörle beşinci kata çıktılar. Sağdan üçüncü kapı Sakuta’nın apartmanıydı.
“Ben geldim.” İçeriye adım atarken seslendi. Cevap yoktu. Normalde Kaede onu bekliyor olurdu ama bu kez alışılmadık bir saatte döndüğünden belki de küsmüştü. Ya da sadece uyuyakalmıştı. Veya bir kitaba o kadar dalmıştı ki abisinin gelişini fark etmemişti.
Mai’nin hâlâ ayakkabılarıyla girişte durduğunu fark edince, “Hadi, içeri gel.” Diyerek onu davet etti.
Sakuta’nın odası hemen giriş kapısının yanındaydı.
Mai okul çantasını ve istasyondaki emanet dolabından aldığı kâğıt torbayı yere koydu, avuç içlerini yatağın iki yanına dayayarak yatağa oturdu.
Sakuta kâğıt torbanın içine şöyle bir göz attı ve tavşan kız kostümünün kulaklarını gördü. O vahşi tavşan kız numarasını başka bir yerde daha yapmayı planlıyor olmalıydı.
“Şey, en azından ortalığı temiz tutuyorsun.” Dedi odaya bakarak. Pek de etkilenmişe benzemiyordu.
“Elimde pek bir eşya yok ki.”
“Görebiliyorum.”
Yatağı, masası ve sandalyesi… Burada başka hiçbir şey yoktu.
“Senpai.” konuşmaya başladı.
“Dur.” dedi sözünü keserek.
“Ne?”
“Bana senpai demesen olmaz mı? Kulağa doğru gelmiyor.”
“Sakurajima?”
“Bu sürekli kullanmak için fazla uzun.”
“Jima diye kısaltabilirim. Ahh!”
Mai onun kravatını yakalayıp sertçe çekiştirdi.
“Garip takma isimler yok.”
“Bizi daha da yakınlaştıracağını düşünmüştüm!”
“Görgü kurallarını bilmeyen insanlardan nefret ederim.” diye çıkıştı. Ortada şaka yapılamayacak kadar gerçek bir gerilim vardı. Bu katı ilkeler, onun oyunculuk geçmişinin bir sonucu muydu?
“O zaman bu durumda… Mai olur mu?”
“Bir Azusagawa gibi görünmüyorsun, o yüzden sana sadece Sakuta diyeceğim.”
Zihnindeki Azusagawa imajının ne olduğunu merak etti. (ÇN: Azusagawa bir nehrin adıymış. Ayrıca japonca da ‘katalpa ağacı’ anlamına geliyormuş.)
“Eee. Bana ne göstermek istiyorsun?”
“Öncelikle… bırakabilir misin?”
Mai sonunda onu bıraktı. Sakuta doğruldu, kravatını gevşetti ve gömleğinin düğmelerini çözdü. Yumuşak hareketlerle altındaki tişörtü de çıkartınca belden yukarısı çıplak kaldı.
“N-Neden soyunuyorsun?” diye bağırdı Mai. Bakışlarını rahatsız olmuş bir şekilde başka yöne çevirdi.
“Hiçbir şey yapmaya kalkışmayacağını söylemiştin! İğrenç! Sapık! Teşhirci!”
Bu hakaret yağmurunun ardından, büyük bir tedirginlikle bakışlarını yeniden ona çevirdi.
“Ah…” Ardından, gerçekten şaşırdığını belli eden bir çığlık kopardı.
Sakuta’nın göğsünde üç tane ürkütücü yara izi vardı. Sanki dev bir canavarın pençeleriyle parçalanmış gibi görünüyordu. Sağ omzundan başlayıp sol kalçasına kadar uzanıyorlardı.
Yara izleri, alışılmadık derecede büyük şişlikler gibi kabarıktı. Tek bir bakış, bir şeylerin ters gittiğini anlamaya yetiyordu. Bir ayının saldırısına uğrasanız bile bundan daha hafif sıyrıklarla kurtulabilirdiniz. Bir ekskavatörün kepçesi çarpmış olsaydı, bu durum açıklanabilirdi. Ne yazık ki Sakuta, daha önce hiçbir ekskavatörle dövüşmemişti.
“Mutantların saldırısına mı uğradın?”
“Amerikan çizgi romanlarının fanı olduğunu bilmiyordum.”
“Sadece filmlerde görmüştüm.”
“…..”
“…..”
Mai, yara izlerine dik dik bakıyordu.
“Bunlar gerçek mi?” diye sordu sonunda.
“Sence bunu makyajla yapacak kadar aptal olabilir miyim?”
“Dokunabilir miyim?”
“Elbette.”
Mai ayağa kalkıp elini uzattı ve parmak uçlarını hafifçe onun omzundaki yara izlerine bastırdı.
“Ohhh!”
“Garip sesler çıkartma!”
“Biraz hassaslar. Nazik olur musun?” (çn: noluyor kardeşim.)
“Böyle mi?”
Parmaklarını hafifçe yara izlerinin üzerinde gezdirdi.
“Bu cidden iyi hissettiriyor.”
Yüz ifadesini hiç değiştirmeden, onun göğsünü çimdikledi.
“Ah! Ah! Bırak!”
“Bundan zevk alıyormuş gibisin.”
“Gerçekten acıtıyor!”
Mai, muhtemelen kazanamayacağı bir savaş olduğuna karar vererek onu bıraktı.
“Eee? Bu yara izleri nasıl oluştu?”
“Tam olarak emin değilim.”
“Haa? Ne demek istiyorsun? Bana bunları göstermek istemiştin, değil mi?”
“Aslında, hayır. Bunların bir önemi yok. Gördüklerini unut.”
“Nasıl unutabilirim ki? Eğer önemli değillerse, neden tişörtünü çıkarttın?”
“Genelde eve geldiğim gibi kıyafetlerimi değiştiririm, yani… alışkanlık.”
Sakuta çalışma masasının çekmecesini açtı, içinden bir fotoğraf çıkardı ve Mai’ye uzattı.
“Sana göstermek istediğim şey işte bu.”
“…..!”
Fotoğrafı gördüğü anda, Mai’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Açıklama beklercesine sert bir ifadeyle başını kaldırıp Sakuta’ya baktı.
“Bu da ne?”
Fotoğrafta, ortaokul birinci sınıfa giden bir kız çocuğu görünüyordu. Yazlık üniforması kollarını ve bacaklarını açıkta bırakıyordu, bu sayede vücudunun morarmış çürükler ve can yakıcı görünen kesiklerle dolu olduğu açıkça seçilebiliyordu.
“Kız kardeşim, Kaede.”
Üniforması sırtını ve karnını örtüyordu ama Sakuta, o bölgelerin de aynı yaralarla kaplı olduğunu biliyordu.
“…Saldırıya mı uğradı?”
“Hayır. Sadece internette zorbalığa maruz kaldı.”
“…Kafam karıştı.”
Bu gayet doğaldı. Olaydan haberdar olan herkes aynı tepkiyi veriyordu.
“Bir mesajı okumamış sanırım ya da onun gibi bir şey ve sınıfın önde gelenlerinden biri de ona sinirlenmiş. Tüm sınıfın kullandığı sosyal medya da hakaretler dolup taşmış. ‘Berbatsın’, ‘Ucubesin’, ‘Öl ya’, ‘Çok iticisin’, ‘Okula gelme zahmetine bile girme’.”
Sakuta bunları söylerken kemerini çözdü.
“Ve bir gün, bedeni bu hale geldi.”
“Gerçekten mi?”
“Başta ben bile bunu ona birinin yaptığını sanmıştım. Ama o sırada okula gitmeyi çoktan bırakmıştı. Eğer evden ayrılmıyorsa ona kim saldırabilirdi ki? İşte bu yüzden stresinin iyice arttığını ve bunu ona yapanın kendisi olduğunu düşündüm.”
Pantolonunu çıkardı ve kırışmasın diye sandalyenin sırt kısmına astı.
“Bazı mağdurların maruz kaldıkları zorbalığın sebebinin kendisi olduğunu düşünmen doğru.” dedi Mai. Bir sebepten ötürü, odanın köşesine dikkatle bakıyordu.
“Bu yüzden tüm bu süreçte onun yanında kalmak için okulu ektim. Gerçeği öğrenmem gerekiyordu.”
“Buna gelmeden önce…”
“Ne?”
“Neden hala soyunuyorsun?”
Sakuta aynada kendine şöyle bir göz attı. Üzerinde sadece boxer vardı. Hayır bekle, çorap da giyiyordu.
“Dediğim gibi, okuldan eve dönünce direkt kıyafetlerimi değiştiririm.”
“O zaman üstüne bir şeyler giy!”
Tam da bunu yapmak için dolabını açtı. Bunu yaparken konuşmaya devam etti. “Nerede kalmıştım?”
“Onunla kalabilmek için okulu ekmiştin. Sonra ne oldu?”
“Telefonundaki uygulamayı açtığı anda, yeni bir yara belirdi. Uyluğu öylece…yarıldı. Kanamaya başladı… ve gördüğü her gönderi, daha fazla yaralanmaya ya da morarmaya yol açtı.”
Sanki kalbindeki acı, bedenine kazınıyordu.
“…..”
Mai buna nasıl karşılık vereceğinden emin değilmiş gibi görünüyordu.
“Her neyse, Ergenlik Sendromu’nun varlığına inanmamın sebebi bu.”
“İnanması kolay bir hikâye değil ancak bunu neden uydurmuş olabileceğini anlayamıyorum. Ya da bu fotoğrafı neden sahte yapmış olabileceğini.”
Mai fotoğrafı geri uzattı. Sakuta fotoğrafı masasının çekmecesine koyup kilitledi.
“Göğsündeki o kesikler de o sırada mı oluştu?”
Sakuta başını salladı.
“Onların insan kaynaklı olmadığı çok belli.”
“Yine de bu yaraları nasıl aldığıma dair hiçbir fikrim yok. Kanlar içinde uyandım ve apar topar hastaneye kaldırıldım. Cidden öleceğimi sanmıştım.”
“O sözde hastaneye kaldırılma olayının ardındaki gerçek bu mu yani?”
“Evet. Hastaneye kaldırılan kişi bendim.”
“Bu tam tersi ama! Söylentilere cidden güvenilmez.”
Mai içini çekip tekrar yerine oturdu.
Tam o sırada kapı açıldı ve benekli bir kedi miyavlayarak içeri süzüldü. Hemen ardından…
“Ah, evde miydin?”
Kapının arkasından, üzerinde panda desenli pijama olan biri başını uzattı.
“Şey…” dedi şaşkınlıkla.
Sakuta orada sadece boxer’ıyla duruyordu. Yatağında ise tek başına oturan, kendisinden büyük bir kız vardı.
“…..”
“…..”
“…..”
Hiçbiri konuşmadı. Üç çift göz aynı yöne çevrildi. Sadece kedi Nasuno, Sakuta’nın bacaklarına sürtünüyordu.
Kaede sessizliği bozan ilk kişi oldu.
“Ö-Özür dilerim.” diye bir çığlık atıp koridora doğru kaçtı.
Ancak hemen ardından kapı aralığından gizlice geri baktı. Gözleri defalarca ikisi arasında gidip geliyordu. Sonunda, abisine gelmesi için işaret etti.
Nasuno’yu kucağına alıp yaklaşırken, “Ne?” diye sordu.
Kapı eşiğine vardığında Kaede, uzanıp ellerini ağzının iki yanına koydu ve abisinin kulağına fısıldadı.
“Profesyonel birini tutacaksan, beni önceden uyar!” ( çn: bu kız işini biliyor.)
“Bu ne biçim bir varsayım böyle, Kaede.”
“Üniforma fetişini tatmin etme konusundaki yakıcı arzunun dışında bunu açıklayabilecek başka bir şey göremiyorum!”
“Bunları nereden öğrendin ki?”
“Geçen ay, o işi yapan bir kadın hakkında bir roman okumuştum! Hüzünlü erkekleri cennete götüren harika bir insan!”
“Şey, herkes olaylara farklı bakar ama bence çoğu insan eve bir kız arkadaş getirdiğimi varsayardı.”
Bu, Sakuta’ya çok daha doğal bir çıkarım gibi görünmüştü.
“O kâbus senaryosunu düşünmek bile istemiyorum.”
“Kâbus, öyle mi?”
“Nihai kâbus. Dünyanın kendi kendini yok etmesi gibi.”
“Şey, bir kız arkadaş uğruna dünyanın sonunun gelmesini makul bir bedel olarak görüyorum.”
“Hala bitirmedin mi?” diye sordu Mai.
Sakuta odaya doğru geri döndü. Kaede, ellerini Sakuta’nın sağ omzuna koyup ona iyice yaslanarak ve Mai’ye şüpheyle bakarak kendini onun arkasına sakladı. Yine de Kaede epey uzun boyluydu, bu yüzden pek de iyi gizlenememişti. Mai muhtemelen onun büyük bir kısmını görebiliyordu.
“Bu kadın sana vazo satın aldırmadı, değil mi?”
“Hayır.”
“Bir tabloya bakmaya gideceğine dair söz verdin mi?”
“Hayır.”
“İngilizce konuşma ders kitapları mı…?”
“Bir şey satmaya çalışmıyor. Endişelenme. Bu bir buluşma tuzağı değil. Okulda benden bir üst sınıfta.”
“Ben Mai Sakurajima. Tanıştığıma memnun oldum.” (çn: kafada dönen ben yoshikage kira dublajı. Anmadan olmaz.)
Mai ona seslendiğinde Kaede, etçil bir hayvandan kaçan küçük bir hayvan misali Sakuta’nın gölgesine saklandı.
Dudakları Sakuta’nın sırtına o kadar yakındı ki sesi, kelimeleri tam seçemeyeceği kadar kısık olsa da konuşurken nefesini hissedebiliyordu.
“Eee. Tanıştığıma memnun oldum. Ben Kaede Azusagawa.” dedi.
“Ah.”
“Ve kedi de Nasuno.”
Mai’nin görebilmesi için kediyi havaya kaldırdı. Nasuno gerinerek yeniden miyavladı.
“Bunu söylediğin için teşekkür ederim.” dedi Mai.
Kaede bir anlığına yüzünü gösterdi ancak hemen ardından Nasuno’yu Sakuta’nın kollarından kaptığı gibi odadan fırladı. Kapı onun arkasından hızla kapandı.
Sakuta ile yalnızken çok fazla konuşurdu ancak yakınlarda bir yabancı varsa böyle davranırdı.
Yuuma onlara geldiğinde, ikisi ancak Sakuta aralarında durduğunda konuşabilmişlerdi.
“Kusura bakma. Aşırı derecede utangaçtır.”
“Endişelenme, buna hiç alınmadım. Bunu ona daha sonra iletirsin, olur mu? Ayrıca yaralarının iyileşmesine de çok sevindim.”
İşin tuhaf yanı, yaralarının hiçbiri iz bırakmamıştı. Sakuta buna gerçekten sevinmişti. Nihayetinde o bir kızdı. Aynı zamanda bu durum, kendi yara izlerinin neden hâlâ durduğunu merak etmesine de yol açmıştı. Bu elbette bir gizemdi ama… şu anda üzerine düşünülecek bir şey değildi. Dikkatini Mai’ye verdi.
Mai ellerini arkasına koyup geriye yaslanmış, bacaklarını da üst üste atmıştı.
“Kim olduğumu bilmemesine şaşırdım.”
“Şey…çok fazla televizyon izlemez.”
“Hmm.”
Mai’nin bu açıklamayı inandırıcı bulup bulmadığından emin değildi.
“Konuya dönecek olursak… Mai, buradan ayrılırken kimsenin seni tanımadığı bir dünyayı ziyaret etmek istediğinden bahsetmiştin. Bu konuda ne kadar ciddisin?”
“Yüzde yüz ciddiyim.”
“Gerçekten mi?”
“…Bazen. Diğer zamanlarda ise bir daha asla kremalı çörek yiyemeyeceğimden endişeleniyorum.”
Mai çantasından kremalı çörek çıkarıp bir ısırık aldı.
“Soruyorum çünkü bu önemli.”
“…..”
Mai çiğnemeye devam etti.
O lokmasını yutana dek, Sakuta güzel bir on saniye geçirdi.
“Söylediklerimde ciddiydim. Hissettiklerim anbean değişiyor.” diye açıkladı Mai.
“Evet ama…”
“O zaman izin ver sorayım. Neden bilmek istiyorsun?”
Sakuta’nın bakışları kapıya kaydı. Çoktan gitmiş olmasına rağmen, Kaede orada mı diye kontrol ediyordu.
“Kaede’nın durumunda, onu internet ortamından uzaklaştırmak sorunu çözmüş gibi görünüyor.”
Artık sosyal medyaya bakmıyordu. Forum gönderilerini okumuyordu. Sınıfın grup sohbetlerine katılmıyordu. Kaede’nin telefon hattını iptal etmişlerdi, Sakuta da telefonu okyanusa atmıştı. Evde bir bilgisayarları bile yoktu.
“Öyle mi görünüyor?”
“Onu muayene eden doktor, ‘Midenin ağrıyacağını düşünüyorsun, o yüzden de ağrıyor’ demiş ve muhtemelen buna benzer bir durumun yaşandığını belirtmişti. Yine de fiziksel yaralanmaların kişinin kendisine verdiği zararlar olmadığı konusunda doktoru ikna etmek mümkün olmamıştı.”
Sonuç olarak, doktorun değerlendirmesine pek inanmamıştı. Ama bazı kısımlar ürkütücü derecede doğru görünüyordu. Arkadaşlarının ona sırt çevirmesi Kaede için açıkça çok zor olmuştu. Kalbi paramparça olmuşken hissettiği acı, vücudunda gerçek yaralar olarak belirmeye başlamıştı.
Bunu yakından izleyen Sakuta için tek olası açıklama bu gibi görünüyordu. Zihin durumunun bedensel durumu etkilediği fikri de ona gayet mantıklı geliyordu. Bir kişi bir şeyden büyük bir endişe duyuyorsa, bedeni de en iyi formunu koruyamazdı.
İnsanın tiksindiği bir yiyeceği görmesi bile midesinin bulanmasına yetebilirdi. Yüzme dersinden nefret edenler, havuz saati yaklaştığında ateşlerinin çıktığını fark edebiliyorlardı. Hemen hemen herkes buna benzer durumlar yaşardı.
Koşullar eşitlendiğinde ayrıntılar ve ölçek tamamen farklı olsa bile, Sakuta doktorun genel teorisinin son derece isabetli olduğunu düşünüyordu.
“Eee?”
“Kaede’nin yaralanmalarına, hislerinin yoğunluğunun yol açtığını düşünüyorum.”
“O kadarını anladım. Ama bunun benim için de geçerli olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Yani, okuldaki haline bir baksana. Sanki havanın bir parçasıymışsın gibi davranıyorsun.”
“…..”
Mai’nin yüz ifadesi değişmedi. Söylediklerine karşı hafif bir ilgi duyuyor gibiydi ama gözleri daha çok “Eee?” dercesine bakıyor ve sessizce devam etmesi için onu teşvik ediyordu.
Bu durum Sakuta’ya, onun dışında kimsenin altından kalkamayacağı bir beceri gibi göründü.
“Şey, az önce de dediğim gibi. Sanırım durumu daha da kötüleştirmemek adına en iyisi işine geri dönmen olurdu.” dedi Sakuta, göz temasını keserek.
Ses tonunu bilerek hafif tutuyordu. Onunla doğrudan bir çatışmaya girmenin anlamı yoktu, ne de olsa onun uzmanlık alanında asla kazanamazdı.
“Bununla ne demek istiyorsun?”
“Orada değilmişsin gibi davranmakta ne kadar usta olursan ol, sürekli televizyon ekranlarında görünürsen etrafındaki insanlar peşini bırakmayacaktır. Bu, tıpkı ara vermeden önceki gibi olacak.”
“Hıh.”
“Ayrıca Mai…senin kendine has hedeflerin var.” dedi tepkisini dikkatli izleyerek.
“…..”
Kaşları kesinlikle seğirmişti. Hem de çok hafifçe. Eğer dikkatli izliyor olmasaydı, Sakuta bunu fark etmeyebilirdi.
“Ne gibi hedefler?” sesi hiçbir duygu belirtisi taşımıyordu.
“İşe geri dönmek istiyorsun.”
“Bunu ne zaman söyledim ki?” diye sordu, abartılı şekilde iç çekerek.
Sakuta, bunun başka bir rol olduğunu düşündü.
“Eğer ilgilenmiyorsan, o zaman neden trendeki o film afişine öyle imrenerek bakıyordun?”
Hemen atağa geçmişti.
“Uyarlandığı romanı beğenmiştim! Sadece nasıl bir iş ortaya çıktığını merak ediyorum.”
“Başrol kadın oyuncuyu kendin oynamak istemediğine emin misin?”
“İşi iyice zorluyorsun, Sakuta.”
Kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Taktığı maske öyle kolayca düşecek cinsten değildi.
Sakuta’da pes edecek değildi.
“Bence neyi istiyorsan onu yapmalısın Mai. Hem yeteneğin hem de sağlam bir geçmişin var. Üstelik işe dönmeni isteyen bir menajerin de cabası! Sorun ne?”
“…Canı cehenneme.”
Mai sesini yükseltmedi. Ancak sözlerinin ardındaki duygular bir yanardağ gibi kaynıyordu. Kaşları çatılmıştı ve ona ters ters bakıyordu.
“Kendi işine bak.”
Sakuta, açıkça bir mayına basmıştı.
“…..”
Mai sessizce ayağa kalktı.
“Tuvalet koridorun sonunda, sağda.”
“Gidiyorum!” diye tersledi.
Okul çantasını kaptığı gibi kapıyı ardına kadar açtı.
“Ehh!”
Kaede tam kapının önünde, elinde çay dolu bir tepsiyle duruyordu. Ayrıca üzerindeki pijamaları çıkarıp beyaz bir bluz ve askılı bir etek giymişti.
“Eh, şey. Çay yapmıştım.” diye kekeledi Kaede, Mai’nin sert ifadesi karşısında tamamen şaşkına dönmüştü.
“Teşekkürler.” dedi gülümseyerek. Bir fincan kaptı ve içindekini tek dikişte bitirdi.
“Bu çok güzeldi.”
Fincanı nazikçe tepsiye geri bıraktı ve dış kapıya yöneldi.
“Ah, bekle Mai!” dedi Sakuta, Mai’nin peşinden giderken.
“Ne var?” diye tersledi onu, ayakkabılarını giyerken.
“Bunu unuttun!” dedi, tavşan kız kostümünün olduğu poşeti uzatarak.
“Sende kalsın!”
“O zaman bari sana eşlik etmeme izin ver—”
“Hayır.” diyerek Sakuta’nın sözünü kesti. Belli ki canı sıkılmıştı. “Yakınlarda oturuyorum.”
Bunları söyledikten sonra çekip gitti.
Sakuta da peşinden gitmeye yeltendi ama…
“Yapma! Tutuklanırsın!” diye haykırdı Kaede.
Kaede, üstünde olmayan kıyafetlerini işaret edince, Sakuta bundan vazgeçti.
İkisi de koridorda tuhaf bir sessizlik içinde dikiliyordu.
“…..”
“…..”
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra ikisi de bakışlarını çantaya ve çantadaki tavşan kız kostümüne çevirdi.
“Bu ne içindi ki?” Kaede sordu.
“Şey, şimdilik…”
Kulakları çıkardı ve hala çay tepsisini tutan Kaede’nin kafasına taktı.
“O-Onu giymeyeceğim!”
Elindekileri dökmemeye dikkat ederek aceleyle oturma odasına geri kaçtı.
Onu zorlamak hiç de iyi bir fikir olmazdı, bu yüzden şimdilik bu düşünceden vazgeçti.
Kıyafeti dolabına kaldırdı. Günün birinde onu tekrar görmekten keyif alacağı bir anın geleceğinden emindi.
“Pekâlâ.”
Mai ile durumlar pek de iyi sayılmazdı. Onu gerçekten çok kızdırmıştı.
“Sanırım yarın özür dileyeceğim.”
çevirmen: Mesela Kek 2
Discord sunucumuza gelmeyi ve yenilenen yorumlar kısmından yorum yapmayı unutmayın. İyi okumalar.
Diğer serimiz olan Eczacı Güncelerini de şans vermeyi unutmayın.
Mesela kek 2 hızlı çevir bitti bu
ibre tersine döndü djsfjdsnnjldsnjgs
Kaede fav