Fate/Zero - Bölüm 0.5-Prolog
Prolog
8 Yıl Önce
Gelin, bir adamın hikayesini anlatalım.
İdeallerine herkesten çok inanan ve tam da bu idealleri yüzünden çaresizliğin kucağına itilen bir adamın masalını.
O adamın düşü son derece saftı.
Tek dilediği, bu dünyadaki herkesin mutlu olmasıydı; bütün istediği bundan ibaretti.
Bu, her küçük çocuğun en az bir kez gönül bağladığı, fakat gerçekliğin acımasızlığıyla karşılaşılmaya başlandığında arkalarında bıraktıkları çocukça bir idealdi.
Her mutluluğun bir fedakarlık gerektirdiği gerçeği, tüm çocukların büyüyüp birer yetişkin olduklarında öğrendikleri bir şeydi.
Ancak o adam başkaydı.
Belki de sadece en aptal insanlardan biriydi.
Belki de ruhunun bir yeri kırılmıştı.
Ya da belki Tanrı’nın iradesinin emanet edildiği, sıradan insanların anlayamayacağı o “Aziz” dediklerimizden biriydi.
Bu dünyadaki her varlık için tek iki yolun fedakarlık ya da kurtuluş olduğunu biliyordu…
Bunu kavradıktan sonra, terazinin kefelerini bir daha asla boş bırakamayacağını anlamıştı…
O günden sonra kendini, terazinin kefesini ağır basan tarafa eğen kişi olmaya adadı.
Bu dünyadaki kederi azaltmak için bundan daha etkili başka bir yol yoktu.
Terazinin bir tarafındaki tek bir canı bile kurtarmak için, diğer tarafındaki bir candan vazgeçmek zorundaydı.
Çoğunluğun hayatta kalabilmesi için azınlığı katletmesi gerekiyordu.
Bu yüzden insanları sırf kurtarmak için kurtarmaktansa, insan öldürme zanaatında ustalaştı.
Elleri defalarca kanın rengine bulandı ama adam bir kez olsun irkilmedi.
Yaptıklarının doğruluğunu asla sorgulamadı, hedefinde tek bir an bile şüpheye düşmedi; kendini sadece kefeleri hatasızca eğmeye zorladı.
Bir canın değerini asla ama asla yanlış tartmadı.
Ne bir varlığın önemsizliğini göz önüne aldı ne de yaşını; tüm yaşamlar terazide eşit tartıldı.
Adam hiç ayırt etmeden can kurtardı ve hiç ayırt etmeden can aldı.
Ama ne yazık ki bunu fark ettiğinde iş işten geçmişti.
Her şeye eşit adaletle değer vermek, aslında hiç kimseyi özel olarak sevememekle aynı şeydi.
Bu çiğnenmez kuralı ruhuna daha önceden kazımış olsaydı belki kurtuluşa erebilirdi.
Genç kalbini çürümeye terk edip dondurarak, kendini ne kanı ne de gözyaşı olan bir ölçüm cihazına dönüştürmüş olsaydı; öleceklerle yaşayacakları ayıran bir hayat sürmek onun için muhtemelen bir ıstırap olmayacaktı.
Fakat o adam yanılıyordu.
Herhangi birinin neşeli bir tebessümü göğsünü gururla dolduruyor, bir başkasının feryadı ise kalbini sarsıyordu.
Öfkesi kinine karışıyor, pişmanlıklarla dolup taşarken yalnızlığının gözyaşları kendisine uzanacak bir çift elin özlemini çekiyordu.
İnsanlar aleminin aklının ötesinde bir idealin peşinden koşuyor olsa da — o da nihayetinde bir insandı.
Bu çelişki yüzünden kaç kez cezalandırılmıştı kim bilir?
Dostluğu biliyordu.
Sevgiyi de biliyordu.
Terazinin bir kefesine o çok sevdiği tek bir canı, diğer kefesine ise hiç tanımadığı sayısız insanı koyduğunda bile—
Asla tek bir hata yapmamıştı.
Birini sevmekten öte, o canı diğerleriyle eşit şekilde yargılayabilmek için ona tarafsızca değer vermeli ve aynı tarafsızlıkla ondan vazgeçmeliydi.
Değer verdiği birinin yanındayken bile sanki her an yastaymış gibi görünürdü.
Ve şimdi, o adama verilebilecek en büyük ceza kesiliyordu.
Pencerelerin ötesindeki tipi her şeyi dondurmuş durumdaydı.
Hırçın bir kış gecesi, ormanın toprağını kaskatı kesiyordu.
Oda, donmuş topraklar üzerine inşa edilmiş eski bir şatodaydı; ancak şöminede tatlı tatlı yanan alevlerin sıcaklığıyla korunuyordu.
Bu sığınağın sıcaklığında adam, kucağında henüz yepyeni bir varlığı tutuyordu.
Gerçekten minik bir varlıktı bu — o kadar narin bir beden ki her an yok olup gidecekmiş gibi duruyor, bu dünyaya hazır olduğunu söyleyebilecek bir ağırlıktan dahi yoksun görünüyordu.
Elle avuçlanan ilk kar tanesinin ufacık bir sarsıntıyla darmadağın olması gibi, ona yapılacak en ufak bir müdahale bile tehlikeli olabilirdi.
Çocuk, kırılgan bir gayretle uyuyup hafif hafif nefes alarak vücut sıcaklığını koruyordu.
Göğsünün o mütevazı atışının şu an için yapabildiği tek şey bundan ibaretti.
“Endişelenme, uyuyor.”
Adam bebeği kucağında doğrulturken, kanepede uzanan anne onlara tebessümle bakıyordu.
Çocuğun avurtları çökmüş halinden henüz tamamen toparlanamadığı, teninin renginin henüz yerine gelmediği anlaşılıyordu; fakat yine de bir mücevheri andıran o büyüleyici yüzünden en ufak bir şey eksilmemişti.
Hepsinden önemlisi, mutluluğun rengi gülüşünü aydınlatıyor, o nazik bakışlarını yıpratması gereken tüm yorgunluğu silip süpürüyordu.
“Çoktan alıştığı bakıcıların yanında bile huysuzluk edip ağlardı. İlk defa kendisini böyle uslu uslu kucağa bıraktı… Anlıyor, değil mi? Senin iyi bir adam olduğunu ve yanında güvende olduğunu biliyor.”
“…”
Adam hiçbir cevap veremeden, şaşkın bir halde yataktaki anne ile kucağındaki çocuğu kıyasladı.
Irisviel’in tebessümü daha önce hiç bu kadar göz alıcı görünmüş müydü?
O zaten mutluluktan pek nasibini alamamış bir kadındı.
Hiç kimse ona mutluluk denen o duyguyu tattırmayı aklından bile geçirmemişti.
Tanrı’nın bir eseri değildi o, insan eliyle yaratılmıştı…
Bir homonkulüs olarak bu muamele onun için sıradan bir şeydi.
Irisviel’in hiçbir zaman tek bir dileği bile olmamıştı.
Bir kukla olarak yaratılmış, bir kukla olarak yetiştirilmişti; belki de en başından beri mutluluğun ne anlama geldiğini bile hiç kavrayamamıştı.
Ve şimdi — ışıl ışıl parıldıyordu.
“İyi ki doğurmuşum bu çocuğu.”
Sevgisini sessizce dışa vuran Irisviel von Einzbern, uyuyan çocuğunu izleyerek konuştu.
“Bundan sonra her şeyden önce insan taklidi bir varlık olacak. Zor günler geçirebilir, kendisine böyle sancılı bir hayat bahşeden annesinden nefret de edebilir. Ama tüm bunlara rağmen ben mutluyum. Bu çocuk çok tatlı, gerçekten aydan düşmüş bir parça gibi.”
Dışarıdan bakıldığında sıradan, gayet sevimli bir bebekti fakat—
Henüz anne karnındayken doğmamış bedenine yapılan sayısız büyüsel müdahaleyle, annesinden bile daha farklı, insanlıktan uzak bir yapıya büründürülmüştü.
Dünyaya gelmiş olmasına rağmen tüm işlevi kısıtlanmış, sırf büyü devrelerinden oluşan bir kümeden ibaret kılınmıştı.
Irisviel’in biricik kızının gerçek doğası işte buydu.
Böyle zalimce bir doğuma rağmen Irisviel yine de “Sorun değil,” diyordu.
Böyle bir şeyi doğurmuş olmak, böyle bir şey olarak doğmak… Yine de bu varlığı seviyor, onunla gurur duyuyor ve gülümsüyordu.
Ona bu gücü, bu dik duruşu veren tek şey, şüphe yok ki bir “Anne” oluşuyordu.
Sıradan bir kukladan ibaret olan o kız çocuğu sevgiyi bulup bir kadına dönüşmüş, bir anne olarak sarsılmaz bir güce kavuşmuştu.
Bu, hiç kimsenin gasp edemeyeceği türden bir “mutluluk” tablosu olmalıydı.
O anda, şöminenin sıcaklığıyla sarmalanan anne kızın yatak odası, dünyadaki tüm çaresizlik ve kederden tamamen azad edilmişti.
Fakat — adam çok daha iyisini biliyordu.
Ait olduğu dünya için en uygun olanın, pencerenin dışındaki o tipi olduğunu gayet iyi biliyordu.
“Iri, ben — “
Tek bir kelime sarf etmek bile adamın göğsünü bir bıçak gibi delip geçiyordu.
O bıçak; bebeğin huzurla uyuyan yüzü ve annenin o göz alıcı tebessümüydü.
“Bir gün seni ölüme götüren o felaket… ben olacağım.”
Adam boğazından kan çekiliyormuş gibi hissederken, Irisviel onun bu sözlerini huzurlu bir ifadeyle başıyla onayladı.
“Anlıyorum. Elbette. Einzbernler’in en büyük arzusu bu zaten. Ben bunun için varım.”
Bu zaten çoktan yazılmış bir kaderdi.
Aradan 6 yıl geçtikten sonra adam, karısını kendi ölüm yerine götürecekti.
Dünyayı kurtarmak uğruna feda edilecek tek kurban olan Irisviel, adamın idealine adanmış bir adak haline gelecekti.
Bu, ikisi arasında defalarca konuşulmuş ve üzerinde uzlaşılmış bir konuydu.
Adam bu karar yüzünden zaten gözyaşlarını tüketmiş, kendisine defalarca lanetler yağdırmıştı; Irisviel ise her seferinde onu affetmiş ve yüreklendirmişti.
“Senin ideallerini biliyorum ve senin dualarına bağlandım; işte bu yüzden şu an buradayım. Bana yol gösterdin. Bana bir kuklanınkinden farksız olmayan bir hayattan fazlasını verdin.”
Aynı ideal uğruna kendini feda ediyordu.
İşte bu şekilde onun bir parçası haline gelmişti.
Irisviel denen kadının sevgisinin büründüğü şekil tam olarak buydu.
O olduğu için adam buna müsaade edebilmişti.
“Benim için yas tutmana gerek yok. Ben zaten senin bir parçanım. Sadece kendi etinden et kopuyormuş gibi hissettiğin o acıya katlanman yeterli.”
“… Peki ya o?”
Bebeğin bedeni bir kuş tüyü kadar hafifti ama bambaşka bir boyuttan gelen o ağırlık adamın bacaklarını titretmeye yetiyordu.
Taşıdığı idealin karşısına o çocuğu koyduğunda ne yapacağını henüz kavrayamıyordu, buna hazır da değildi.
Böyle bir adamın yaşam tarzını ne yargılayın ne de affedin.
Henüz buna yetecek bir güç yok.
Fakat bu kadar masum bir yaşam karşısında bile onun ideali acımasızdı.
Bir canın önemsizliğine ya da yaşına bakılmaksızın hepsi eşit tutuluyordu—
“Ben… onu kucağımda taşımaya layık değilim.”
İçindeki o şefkatin deliliğin altında ezilip gitme ihtimaline rağmen adam güçlükle konuştu.
Kucağındaki bebeğin kiraz rengi tombul yanağına tek bir damla gözyaşı düştü.
Sessizce hıçkıran adam tek dizinin üzerine çöktü.
Dünyadaki acımasızlığı yıkmak için daha büyük bir acımasızlığa talip olmuştu…
Yine de hâlâ sevdiği insanlara sahip olan bu adama, sonunda verilebilecek en büyük ceza kesiliyordu.
Bu dünyada en çok sevdiği varlık.
Dünyanın sonu anlamına gelse bile onu korumak istiyordu.
Fakat adam anlıyordu.
İnandığı adaletin böylesine masum bir yaşamın feda edilmesini talep edeceği o an gelecekti — o zaman Emiya Kiritsugu denen adam nasıl bir karar verecekti?
Kiritsugu, gelebilecek o günden korkarak, binde bir ihtimalin dehşetine kapılarak ağladı.
Kucağındaki sıcaklığa göğsünü daha da sıkı bastıran Irisviel, gövdesini yataktan doğrultup hıçkırıklara boğulan kocasının omzuna elini şefkatle koydu.
“Asla unutma. Senin hayalin değil miydi bu? Hiç kimsenin böyle ağlamak zorunda kalmayacağı bir dünya. Sekiz yıl daha… Ve savaşın son bulacak. Bu ideali gerçekleştireceğiz. Kutsal Kâse’nin seni kurtaracağından eminim.”
Kocasının çektiği ıstırabı iliklerine kadar hisseden karısı, Kiritsugu’nun gözyaşlarını olabildiğince nazikçe karşıladı.
“O günden sonra bu çocuğu, Ilyasviel’i bir kez daha kucağına almalısın. Sıradan bir baba gibi göğsünü gere gere.”
Çevirmen:emiyaayniben(diğer adıyla: ayanokojiayniben)
Sağlam mc,sağlam villain.Başka söze gerek yok okuyun.
kiritsugoat
çıtırdan fate de başlayalım
Anlaması kolay bir seri gibi. Başlıyoruz
ASDUVBHASKNBDSIANDASOIHNDPMAPSIDJPĞADS