Tavşan Kostümlü Senpai'm - Bölüm 2
Ertesi sabah Sakuta bir yığın tavşan tarafından ezildiği tuhaf bir rüyadan uyandı.
Kalkmaya çalışırken ‘’Onlar tavşan kızlar olmalıydı.’’ diye mırıldandı.
‘’Mm?’’ Ama planladığı gibi olmadı. Sol omzunda onu yatağa sabitleyen bir ağırlık vardı.
Battaniyeyi kaldırınca sebibini fark etti. Sol koluna sarılmış, pijamalı bir kız yanına kıvrılmış yatıyordu.
Huzur içinde uyuyordu. Battaniyeyi kaldırması ona soğuk gelmiş olacak ki daha da yanına sokuldu.
Bu kız kardeşi Kaede’ydi. Bu sene 15 yaşında girecekti.
‘’Kalk artık Kaede. Sabah oldu.’’
‘’Ama çok soğukk…’’
Hareket etmeye niyeti yok gibiydi bu yüzden onu kaldırıp yataktan çıkardı.
‘’Of ya çok ağırsın.’’
Kaede 163 boyundaydı. Yaşına göre uzunda ve bu aralar çok hızlı büyüyordu. Kollarında ki ağırlık, onun artık küçük bir kız olmadığını açıkça gösteriyordu.
‘’Ağırlığımın yarısı sana olan hislerimden oluşuyor.’’ Diye karşı çıktı.
‘’Kendi dediklerini duyuyor musun? Umarım diğer yarısı bana verdiğin baş ağrısı için ilaçtan oluşuyordur. Ayrıca uyanıksan kalk artık.’’
‘’Uff.’’
Homurdanarak, onu yere bırakmasına izin verdi. Son bir senede yüzü oldukça olgunlaşmıştı, görünüşü ve davranışları arasında ciddi bir uçurum vardı. Bir yıl önce kardeşler arasında tamamen normal kabul edilebilecek bir fiziksel temas, Sakuta’yı şimdi kesinlikle rahatsız ediyordu.
‘’Artık benimle yatakta yatmayı bırakmanın zamanı geldi.’’
Ayrıca artık panda gibi görünen kapüşonlu pijamaları giymeyi bırakmasının da zamanı gelmiştir.
‘’Seni uyandırmaya gelmiştim ama bir türlü kalkmadın bu tamamen senin hatan.’’
Yaptığı somurtkan yüz onu çocukça gösteriyordu.
‘’Pekala ama bu tür şeyler yapmak için artık çok büyüksün.’’
‘’Ah? Seni heyecanlandırıyor muyum?’’
‘’Kız kardeş böyle bir şey değil.’’
Kaede’nin alnına hafifçe vurup sonra odayı terk etti.
‘’Hey. Beni bekle!’’
Sakuta ikisi için de kahvalltı hazırladıktan sonra birlikte yediler. Sakuta önce bitirdi ve okul için hazırlandı.
‘’Dikkatli ol.’’ dedi Kaede sonra gülümseyerek ona veda etti ve Sakuta evden yalnız ayrıldı.
Apartmandan bile çıkmadan esnemeye başladı. Önceki gün çok heyecanlı geçmişti bu yüzden uykuya dalmakta zorlanmıştı. Garip bir rüyadan uyanmak güne başlamak için hiç iyi bir yol değildi.
Sonunda ana caddeye ulaştı, ışıkları bekleyip yaya geçidinden karşıya geçti. Birkaç iş otelinin ve elektronik eşya dükkanının önünden geçtikten sonra tren istasyonu sonunda görüş alanına girmişti.
Sonuç olarak bütün yol on dakika kadar sürmüştü. Varış durağı Fujisawa istasyonuydu, Kanagwa ilinin bir şehri olan Fujisawa’nın tam kalbinde yer alıyordu. Okula giden öğrenci grupları ve işe giden ofis çalışanları akın akın geçiyordu.
İstasyonun birinci katında Odakyu Hatları vardı. Shinjuku’ya giden gelen trenler ve Katase-Enoshima’ya dönmek için burada duran trenler. İkinci katta JR Tokaido ve Shonan-Shinjuku hattının peronları vardı.
Sakuta merdivenlere doğru ilerleyen kalabalığa katıldı, ancak JR kapılarından uzaklaştı. Odakyu Alışveriş Merkezi’ne giden otuz metrelik bir bağlantı koridorundan aşağı indi. Alışveriş yapacağından değildi. Bu erken saatte mağazalar hala kapalıydı. Kapalı kapılardan sola dönerek diğer Fujisawa İstasyonuna girdi.
Enoshima Elektrikli Demiryolu. Enoden kısaltması, Japoncadaki elektrikli demiryolu kelimesinin ilk hecesi olan den’den gelir. Tek hatlı olup Kamakura’ya varana kadar on üç istasyonda duran yaklaşık otuz dakikalık bir yolculuktu. Sakuta, tren tam o sırada istasyona girerken, kartını gösterip kapılardan geçti. Tren yeşil renkteydi ve pencere çerçeveleri krem renginde, retro bir görünüme sahipti. Bu hattaki trenler kısaydı, sadece 4 araba boyundalardı.
Sakuta platform boyunca yürüyüp ön vagona bindi.
Kısa, orta, uzun boylu ve üniforma giymiş pek çok yolcu vardı. Kalanlar takım elbiseliydi. Buraya taşınmadan önce Sakuta bu hattı turistler için sanıyordu ama pek çok yerli insan günlük ulaşım için bu hattı kullanıyordu.
Sakuta kapının yanında bir yeri kaptı. O anda biri seslendi ‘’Naber’’
Bir yandan esnerken yanına katılan çocuk oldukça yakışıklıydı, eğer hakkında model olduğu gibi bir söylenti yayılsaydı bu oldukça inanılır olurdu. Keskin hatlı bir yüzü vardı ve ilk bakışta biraz korkutucu görünebilirdi, ama gülümsediği anda bu izlenim kaybolur ve geriye sadece dost canlısı bir çocuğun yüzü kalırdı. Bu da tüm kızların hoşuna gidiyor gibiydi.
İsmi Yuuma Kunumi’ydi. İkinci sınıf öğrencisi ve okulun basketbol takımındaydı. Ve bir kız arkadaşı vardı.
‘’Hıgh’’
‘’Birini selamlamak için doğru yol bu değil.’’
‘’Yüzündeki o gülümseme sabah kalkınca görmem gereken en son şeydi. Gerçekten tüm keyfimi kaçırdın.’’
‘’Cidden mi?’’
‘’Cidden.’’
Bunun hakkında konuştular ve bitti. Sonunda kalkış zili çaldı ve kapılar kapandı. Tren yavaşça hareket etmeye başladı, o kadar yavaş bir hızda gidiyordu ki, sanki hala hızlanmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Ancak hızlanmaya başlamadan önce, Ishigami İstasyonu’na yaklaşırken yavaşlamaya başladı.
‘’Kunumi.’’
‘’Mm.’’
‘’Sakurajima hakkında…’’
‘’Seni zavallı şey.’’
Daha sorusunu bitiremeden, Sakuta’nın sözünü kesip sırtına teselli edecek şekilde vurdu.
‘’Niye bana acır gibi davranıyorsun?’’
‘’Mokinohara dışında bir kıza ilgi duyduğunu görmek beni çok heyecanlandırdı, ama… O kız seni aşar.’’
‘’Onu sevdiğimi veya ona çıkma teklif edeceğimi söylemedim.’’
‘’O zaman konu ne?’’
‘’Sadece onun nasıl biri olduğunu merak ettim.’’
‘’Hmm…Yani, ilk olarak, o çok ünlü.’’
‘’Onu biliyorum.’’’
Gerçekten de Mai Sakurajima çok bilinen bir ünlüydü. Minegahara Lisesindeki her öğrenci onun kim olduğunu bilirlerdi. Hatta Japonyadaki insanların yüzde yetmiş-seksen kadarı onun kim olduğunu biliyordu. O kadar ünlüydü ki, bu rakam abartılı bile gelmiyordu.
‘’Altı yaşında oyunculuğa başladı. Sonra sabun reklamı o kadar yüksek reyting aldı ki, adeta televizyonun altın çağı gibiydi ve onu bir fenomene dönüştürdü.”
Ünü patladı. Bu da onun her türlü dizi, film ve reklamda rol almasını sağladı. O kadar çok rağbet görüyordu ki televizyonda görünmediği tek bir gün yoktu. Elbette, yıldız gibi parladığı iki ya da üç yıl sonra, ‘Her şeyde Mai Sakurajima olmalı’ modası geçti, ancak o noktada, oyunculuk yeteneği sayesinde teklifler gelmeye devam etti.
Bir sene içinde yeteneklerin solup gitmesinin alışılmadık olmadığı bir sektörde, o çocukluk yıllarında istikrarlı bir şekilde çalıştı. Bu bile tek başına oldukça etkileyiciydi ama başka bir büyük fırsat yakalamak üzereydi.
Mai Sakurajima, on dört yaşına geldiğinde, yaşına göre çok olgun bir kız haline gelmişti. Bir hit filmin başrolünde oynaması, medyada o kadar yoğun bir ilgi dalgası yarattı ki, haftalarca her derginin kapağında onun gülümseyen yüzü yer alıyor gibiydi.
‘’Ortaokuldayken resmen ona aşktım. Yani, onda her şey var! Tatlı! Seksi! Gizemli!’’
Yuuma tek değildi. Erkeklerin çoğu aynı hissediyordu. Popüleritesi yeni bir zirveye ulaşmıştı ama bu olduğunda Mai aniden ara verdiğini açıkladı. Bu ortaokuldan mezun olmadan hemen önceydi. Hiçbir zaman net bir neden açıklanmadı ve iki yıldan biraz fazla süre geçmişti.
Sakuta okuluna ünlü Mai Sakurajima’nın katılacağını öğrendiğinde çok şaşırmıştı.
Vay be ünlü insanlar gerçekten de varmış, diye düşündü.
‘’Dostum, bütün o söylentileri en de hatırlıyorum. İnsanlar başarısının oyunculuk koçlarına bağlı olduğu veya yönetmenlerle yattığı gibi şeyleri…’’
‘’İlkokulda mı?’’
‘’Hayır, en az ortaokul yaşındaydı. Aslında ilk dedikodu programlarına çıkan söylentilerin ilk versiyonları tamamen annesi yani menajeriyle ilgiliydi. Ama artık kendi ajansı var. Şirketinin başkanı. Geçen hafta televizyonda duydum.’’
‘’Hah, bak bunu bilmiyordum. Bu tarz dedikodular genelde temelsiz olur.’’
‘’Ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Değil mi?’’
‘’Bahsettiğin dumanın onunla alakası bile olmayabilir. En azından içinde yaşadığımız bu dünyada.’’
İnternette bilgiler orman yangını gibi yayılır. İnsanlar herhangi bir yerden herhangi bir bilgiyi saniyesinde bulabilir. Bu bilgiler doğru olmasa bile insanlar doğrunun ne olduğunu bile umursamadan bunları yaymaya devam eder. İnsanların genelde tek umursadığı; bu konuda şaka yapabilirler mi, ilgi toplayabilirler mi, akıma dahil olabilirler mi ya da birini linçleyebilirler mi oluyor. Başka bir şeyi önemsemiyorlar.
“Bu cümle senden gelince pek ikna edici olmadı…”
Sakuta yorum yapmadan geçiştirdi.
Tren dört durak boyunca yoluna devam etti: Yanagikoji, Kugenuma, Shonankaigankoen ve Enoshima.
Sakuta pencereden dışarı baktı ve şu anda trenin caddenin ortasından geçen rayların üzerinde ilerlediğini fark etti. Pencerenin hemen dışında arabaları görmek her zaman tuhaf geliyordu. Ama “Oh!” diye düşünmeye bile vakti olmadan tren normal raylarına geri döndü.
Yolun bu bölümünde binalar tren raylarına o kadar yakın inşa edilmişti ki her an bir çarpışma olacak gibi hissediyordunuz. Sanki pencereden elinizi uzatıp insanların evlerine dokunabilirmişsiniz gibi. Arka bahçedeki dallar ve yapraklar pencereye gerçekten değecekmiş gibi.
Bu endişeleri umursamadan tren, evlerin arasından yavaşça geçerek sonunda Koshigoe İstasyonuna ulaştı.
“Ama onu okulda kimseyle birlikte görmedim.”
“Mm?”
“Sakurajima. Ondan konu açan sendin Sakuta.”
“Ah doğru.”
“O her zaman kendi başına.”
O, sınıfına ya da okula uyum sağlayamıyordu. En azından Sakuta’nın onun hakkında edindiği izlenim buydu.
“Basketbol takımından bir üst sınıfım onun birinci sınıfın büyük bir bölümünde okula hiç gelmediğini söyledi.”
“Neden?”
“İş. Ara vereceğini açıklasa da hala yerine getirmesi gereken sözleşmeleri vardı.”
“Eminim yerine getirmiştir.”
Ama neden bu işlerini tamamlamadan önce ara vereceğini duyurdu ki? Eğer hemen duyurmasını gerektirecek bir durum varsa…
“Yaz tatilinden sonrasına kadar düzenli katılmaya başlayamadı.”
“…Kulağa zor geliyor”
Sakuta, Mai’nin sonbaharda geldiğinde ne ile karşılaştığını tahmin edebiliyordu. Sınıf arkadaşları bütün bir dönemi çoktan gruplaşarak ve okulun hiyerarşisini tartarak geçirmişti.
“Sonrasını tahmin ediyorsundur.” Dedi Yuuma, aynı şeyi düşünerek.
Sınıfın yapısı bir kez belirlendikten sonra, bunu değiştirmek veya yeni bir şey eklemek zordu. Herkes bulunduğu konuma alışır, sonra yerlerini sağlama almaya çalışırlardı. İnsanların konumlarını korumaya çalışması normaldi.
Mai ikinci dönem okula katılmaya başladığında, kimse onunla ne yapacağını bilmiyordu. Üstüne o bir ünlüydü. Herkes merak ediyordu ama ona yaklaşmak bir riskti. Onunla arkadaş olmaya çalışan herkes dikkatleri üzerine çekiyordu. Bu dikkat, insanların arkalarından “Ne kadar iğrenç…” veya “Kendilerini ne sanıyorlar?” gibi şeyler söylenme riskini de beraberinde getiriyordu. Bu da Mai’nin ortama uyum sağlamasını neredeyse imkansız hale getiriyordu.
Bir kere isminiz çıktığında artık geri dönüş yoktur. Herkes biliyordur. Okul böyle işler.
Muhtemelen Mai bu yüzden okulda kendine ait bir yer bulamamıştı.
Herkes hayatın ne kadar sıkıcı olduğu hakkında sızlanırdı ve ilginç bir şey olmasını istediklerini söylerlerdi. Ama gerçekte kimse işlerin değişmesini istemezdi.
Sakuta da farklı değildi. Heyecan verici yeni olaylar olmuyorsa her şey yolunda demekti. Rahatlayıp dinlenebilirdi. Stres olmasına gerek olmazdı. Huzurun hüküm sürmesi en iyisiydi.
Uyarı zili çaldı ve kapılar kayarak kapandı.
Tren sarsılarak harekete geçti ve daha çok sıralı evi yavaşça geçmeye başladı.
Pencerenin hemen dışında bir duvar vardı ama hemen sonra yerini başka bir duvara bıraktı. Sadece birkaç geçiş haricinde duvarlar duvarları, evler evleri izledi. Ve sanki asla bitmeyecekmiş gibi hissettirdiği anda aniden manzara açıldı…
Deniz.
Göz alabildiğince masmavi deniz, parıldayan sabah güneşini yansıtıyordu.
Gökyüzü.
Göz alabildiğince mavi gökyüzü… Uzaklara doğru uzanan berrak sabah havası maviden beyaza dönüşüyordu.
İkisi arasında ufkun keskin çizgisi… Trendeki bütün gözler manzaraya dönmüştü.
Bir süre tren, Shichirigahama sahili boyunca Sagami Bay’a bakarak ilerledi.
Nefes kesici manzara, sağdaki Enoshima’dan soldaki Yuighama’nın göz kamaştırıcı plajlarına kadar her şeyi içeriyordu.
“Neden bir anda Mai Sakurajima’nın konusu açtın?”
“Tavşan kızları beğeniyor musun Kunimi?” diye sordu Sakuta gözünü manzaradan ayırmadan.
“Ben öyle demezdim”
“Yani onlara aşıksın?”
“Doğru bildin.”
“Bu durumda bunu söyleyemem…”
“Bu da ne demek oluyor? Hadi ama dostum bana söyle.” Dedi Yuuma kaburgasından dürterek.
“Eğer kütüphanede ateşli bir tavşan kızla denk gelsen, ne yapardın?”
“Bir kez daha bakardım.”
“Anladım.”
Bu doğal bir insanın vereceği tepkiydi. En azından heteroseksüel bir erkeğin.
“Peki bunun Mai Sakurajima’yla ne ilgisi var?”
“Bir şekilde alakalılar ama… Bilemiyorum.”
“Anlamadım.”
Sakuta bu kadar kaçamak cevaplar vermeye devam edince Yuuma, sormaya değmeyeceğine karar verdi.
Tren sahil boyunca ilerledi, başka bir durakta daha durdu ve en sonunda Shichirigama İstasyonuna
Minegahara Lisesine ,Sakuta’nın okulunun durağına, ulaştı.
Trenin kapıları açıldığında denizin kokusu hafifçe içeriye doldu.
Uyumlu üniformalı kalabalık öğrenci grubu treni boşalttı. Girişte korkuluğa benzeyen, tren çiplerini okuyan bir makine duruyordu. Gün boyunca bir görevli hazır beklerdi, ancak Minegahara öğrencilerinin ağır adımlarla yürüdüğü bu saatlerde etrafta kimse yoktu.
İstasyonun dışına çıkınca, okulu tam karşılarında bulmadan önce sadece bir geçişten geçmeleri gerekiyordu.
“Kaede nasıl?”
“Onu alamazsın.”
“Hadi ama, yeni kayınbiraderine iyi davran.”
“Yeterince tatlı bir kız arkadaşın zaten var Kunimi.”
“Doğru, şimdi sen söyleyince aklıma geldi.”
“Bu söylediklerinden herhangi birini duyarsa küplere biner.”
“Bana uyar. Kamisato kızdığında çok tatlı oluyor. Hoh-hoh, ne dersin? İşte orada.”
Sakuta, Yuuma’nın bakışlarını takip etti ve Mai Sakurajima’yı birkaç metre önlerinde yürürken gördü. Uzun kol ve bacakları. Küçük yüzü. İnce, manken fiziği. Herkes aynı üniformayı giyiyordu ama onun üzerinde tamamen farklı duruyordu. Giydiği siyah tayt, kıvrımlarını gizleyen etek, mükemmel oturan blazer ceket… Hepsi tamamen uygunsuz görünüyordu. Buradaki üçüncü yılıydı ama Mai buraya aitmiş gibi görünmüyordu.
Onun yakınında sohbet eden üç kız vardı ve her biri üniformalarında daha rahat görünüyordu. Kulübünden bir senpai’yi coşkuyla selamlayan birinci sınıf öğrencisi onu çok daha iyi taşıyordu. Arkadaşının sırtına şakacı bir tekme atan erkek öğrenci bile kıyaslandığında daha hayat dolu görünüyordu.
Okul ve istasyon arasındaki kısa yol sohbet edip gülüşen Minegahara öğrencileriyle doluydu.
Ama bütün bunların ortasında, Mai sessizce tek başına yürüyordu tamamen izole bir şekilde.
Sanki sıradan bir liseyi merak edip gelen bir uzaylı gibi. Bu yere ait olmayan. Başka bir şekilde tarif etmek imkansızdı.
Aslında kimse ona bakmıyordu bile. Ünlü Mai Sakurajima tam olarak ordaydı ama hiç dikkat çekmiyordu. Kimse onu görmek için heyecanlanmıyor gibiydi. Minegahara Lisesinde bu normal bir şeydi.
Mai gerçekten de ordaydı, havadaki oksijen gibi. Herkes bu durumu kabullenmişti. Bu Sakuta’ya Shonandai Kütüphanesinde gördüğü şeyi hatırlattı. İçinde bir tedirginlik hissi uyandı.
“Hey Kunumi…”
“Hmm?”
“Sakurajima’yı görebiliyorsun değil mi?”
“Evet gün gibi ortada. İyi gözlerim var ikisi de onda on görür.”
Yuuma, Sakuta’nın beklediği gibi cevapladı O halde Sakuta’nın önceki gün gördüğü şey de neydi?
“Sonra görüşürüz.”
“Hıhı.”
Yuuma bu sene farklı sınıftaydı bu yüzden ikinci kata gelince ayrıldılar. Sakuta Sınıf 2-1’e yöneldi. Oraya vardığında çoktan sınıfın yarısı dolmuştu.
Pencerenin önündeki sıraya oturdu. Azusagawa gibi bir isimle bahar oturma düzeninde neredeyse her seferinde buraya düşerdi. Aikawa veya Aizawa gibi öğrenciler olmadığı sürece, genellikle sınıfın ilk sırasında otururdu. Ne yazık ki, bu durumda birinci olmak gerçek bir avantaj sağlamıyordu. Yine de Minegahara Lisesine başladığından beri bu bahar dönemi oturma düzeninden memnundu.
Sonuçta okulun pencereleri muhteşem bir okyanus manzarası sunuyordu.
Sabahın erken rüzgarlarını yakalamak umuduyla rüzgar sörfü yapan birçok insan görebiliyordu.
“Hey.”
“…..”
“Hey sana diyorum.”
Yanından gelen sesi duyunca Sakuta yukarıya baktı.
Masasının önünde dikilen kız ona kızgın bir şekilde bakıyordu. Sınıfın popüler kızlar grubunun önemli bir üyesiydi. İsmi Saki Kamisato’ydu.
Büyük, iri gözler. Omuzlarına kadar uzanan, hafifçe içe doğru kıvrılan saçlar. Dudaklarındaki zarif, pembe tonu olan hafif makyaj. Tüm erkeklerin onun tatlı olduğu konusunda hemfikirdi.
“Beni görmezden geldiğine inanamıyorum!”
“Pardon. Sınıfta hala benimle konuşmak isteyen biri olduğunu düşünmüyordum.”
“Dinle..”
Zil çaldı.
Ve onunla birlikte öğretmen içeri girdi.
“Off! Konuşmamız lazım. Çatı, okuldan sonra!”
Masaya bir tokat attı ve sonra sınıfın ortasından kendi sırasına doğru yürüdü.
“Benim söz hakkım yok, huh?” diye mırıldandı. Sonra çenesine eline dayadı ve manzaraya odaklandı.
Deniz hala ordaydı. Hiç yardım sunmuyordu.
“Ne acı…”
Okuldan sonra bir kız tarafından çağırılmak Sakuta’ya en ufak bir umut ışığı bile vermedi. Heyecanın kırıntısı bile yoktu. Bir kere, Saki Kamisato Yuuma Kunimi ile çıkıyordu.
Çevirmen: Mehemolt