Türkçe Light Novel

deneme bonusu veren siteler
deneme bonusu veren siteler 2025
deneme bonusu veren siteler yeni
deneme bonusu

  • Seri Listesi
  • Blog
  • Discord
Sign in Sign up
  • Seri Listesi
  • Blog
  • Discord
  • Isekai
  • Aksiyon
  • Fantastik
  • Seinen
  • Macera
  • Yaşamdan Kesitler
  • Harem
  • Romantik
  • Psikolojik
  • Okul Hayatı
  • Komedi
Sign in Sign up
SON EKLENEN BÖLÜMLER

Elitler Sınıfı

10 Ekim 2026
   Cilt 24 - Bölüm 12    Cilt 24 - Bölüm 11

Tavşan Kostümlü Senpai’m

30 Ağustos 2026
Bölüm 5 Bölüm 4

Fate/Zero

30 Ağustos 2026
Bölüm 1-Kotomine Kirei Bölüm 0.5-Prolog

Eczacı Günceleri

3 Ağustos 2026
3. Bölüm - Jinshi 2. Bölüm - İki Gözde Eş

deneme 1

2 Temmuz 2026
bolum 1- deneme

Tavşan Kostümlü Senpai'm - Bölüm 3

  1. Home
  2. Tavşan Kostümlü Senpai'm
  3. Bölüm 3
Prev
Next

Okul çıkışında Sakuta, randevusunu unutmuş gibi yapıp ayakkabılıklara doğru yöneldi ama sonra bundan vazgeçip çatıya çıktı. Onu şimdi ekmenin, ileride işleri sadece daha da kötüleştireceğine karar vermişti. Acele işe şeytan karışır… Gerçi bu söz, bu durum için pek de geçerli olmayabilirdi.

Yine de, Saki Kamisato’nun ona söylediği ilk sözler “Geç kaldın!” oldu.

Şimdiden kızgındı. Tamamen haksızlık.

“Temizlik görevindeydim.”

“Umrumda değil.”

“Peki, ne istiyorsun o zaman?”

“Hemen konuya gireceğim,” diye başladı Saki, Sakuta’nın gözlerinin içine bakarak.

“Sen sınıfta tamamen dışlanmış birisin, bu yüzden seninle birlikte olmak Yuuma’nın itibarını zedeliyor.”

“…”

Oldukça sert sözlerdi ama haklıydı.

“Bu ilk konuşmamız olmasına rağmen hakkımda çok şey biliyorsun, Kamisato.”dedi, ses tonunu ifadesiz tutarak.

“Herkes senin ‘Hastane’ olayını biliyor.”

“Hah, o mesele” dedi Sakuta dalgın bir şekilde, sanki konu onu sıkıyormuş gibi.

“Yuuma’ya değer veriyorsan, bir daha onunla konuşma.”

“O mantıkla gidersek, şu an hapı yutan sensin. Biz burada konuşurken senin de değerin düşüyor.”

Çatıda başka öğrenciler de vardı ve Sakuta ile Saki arasındaki hissedilir gerginlik çok dikkat çekiyordu.

Birkaç tanesi telefonlarını kurcalıyorlardı. Muhtemelen arkadaşlarına haber uçuruyorlardı. Ne de azimliler.

“Beni boşver. Bu Yuuma ile ilgili.”

“Anlıyorum. Harikasın Kamisato.”

“Ha? Neden birdenbire iltifat ettin?”

Sakuta aslında onu tiye almak istemişti ama anlaşılan karşılık bulamamıştı.

“Endişelenmene gerek yok. Kunimi’ye bir şey olmaz. Birisi onun, benimle konuştuğunu gördü diye piyasa değeri düşmez. Herkes, annesinin hazırladığı öğle yemeğini büyük bir minnetle yiyen ve her seferinde ne kadar harika olduğunu söyleyen bir adam olduğunu bilir. Onun insanlara değer veren iyi bir insan olduğunu bilirler.”

 

“Yuuma bir keresinde, yalnız bir anne tarafından büyütülen herkesin annelerinin ne kadar kıymetli olduğunu bildiğini söyleyip gülmüştü; fakat bir aptal bile meselenin bu kadar basit olmadığını bilir. Benzer evlerden gelip de tam aksine çok daha fazla hırçınlaşan, asilik yapan çocuklar da mutlaka vardır.”

“Endişelenme. Kunimi harika bir adam, senin gibi biri için fazla bile iyi.”

“Mesele mi çıkarmaya çalışıyorsun?”

“Tartışma çıkarmak için can atan sensin, Kamisato.”

Sakuta sinirlenmeye başlamıştı ve bu sonunda ses tonunda da belli olmaya başlamıştı.

“Ah, hatırlatma! Neden sana adınla hitap ediyor da bana Kamisato diyor? Ben onun kız arkadaşıyım! Öyleyse neden Yuuma benim soyadımı kullanıyor?”

Bunun konuyu buralara saptıracağını hiç tahmin etmemişti. Kimin umurunda? diye geçirdi içinden ama bunu dile getirmedi. Kızın aşk hayatının, halihazırda olduğu kadarı yetmiyormuş gibi, üzerine daha fazla yük bindirmesine hiç ihtiyacı yoktu.

Ama bunun yerine söylediği şey, belki de daha da kötüydü.

“Bugün çok asabisin. Ayın o döneminde misin?”

“Hah?!”

Yüzü kıpkırmızı oldu.

“Sen… Geber! Seni aptal! Umarım ölürsün!!”

Sakinliğini kaybeden Saki içeriye doğru yöneldi giderken arkasından bir ton hakaret yağdırdı. Kapıyı çarparak içeri girdi.

Hala orda duran Sakuta kafasını kaşıyarak biraz da pişmanlıkla “Belki de gerçekten öyleydi” diye mırıldandı.

Koridorlarda Saki Kamisato’ya yanlışlıkla rastlamamak için Sakuta, eve gitmeden önce bir süre çatı katında deniz esintisinin tadını çıkardı.

Ayakkabı dolabına vardığında gökyüzü kızıla dönmüştü.

Etraf sessizdi. Kimse yoktu. Günün bu saati, iki dalga arasındaki sükunet gibiydi. Son dersinden hemen sonra ayrılan öğrenciler çoktan gitmişti, ama diğerleri hala kulüplerinde veya antrenmanlarında meşguldü. Ayakkabılarını değiştirirken, spor takımlarının uzaktan gelen bağırışlarını duyabiliyordu. Bu sesler sadece onu biraz daha yalnız hissettirdi.

İstasyona doğru yürürken, sanki tüm yolu kendisi için kiralamış gibi görünüyordu. Kısa süre sonra, oldukça boş olan Shichirigahama İstasyonu’na girdi. Genellikle dersler bittiğinde diğer herkesle birlikte ayrılır ve küçük platforma sıkışmış büyük öğrenci kalabalığına katılırdı, ama bugün etrafta sadece birkaç kişi vardı.

Gözleri anında onlardan birine takıldı. Platformun sonunda, sanki etrafındakilerle her türlü teması reddediyormuşçasına duran bir kız. Kulaklık kabloları gevşekçe sarkıyordu, kablo üniformasının cebine uzanıyordu.

Mai Sakurajima

Batmakta olan güneşin ışığına bürünmüş haliyle muazzam bir güzellik saçıyordu; sadece orada öylece duruşuyla bile bir tablo kadar kusursuzdu. Sakuta, sanki bütün gün onu seyredebilirmiş gibi hissetti… ama merakı, bu isteğine ağır bastı.

Yanına yaklaşıp “Selam” dedi.

“…”

Cevap yoktu.

“…”

Hala bir cevap yoktu.

Ama Sakuta, Mai’nin onu fark ettiğine emindi.

Sakuta ve Mai, sessiz platformda durmuş treni bekliyorlardı. Etrafta üç tane daha Minegahara öğrencisi vardı. Sonra, üniversite çağında bir çift geldi, muhtemelen turistlerdi. Geçerken, kapıdaki görevliye Noriori-kun günlük geçiş kartlarını gösterdiler.

Platformun ortasına geçtikten sonra, hemen Mai’yi fark ettiler.

“Hey..”

“O değil mi..?”

Sakuta onların fısıldaşmalarını duyabiliyordu. Mai’yi işaret ediyorlardı. Mai, farkında değilmiş gibi rayları izlemeye devam etti.

“Yapmamalısın, biliyorsun!” kadın şakacı bir şekilde fısıldadı, açıkça onu durdurmaya çalışmıyordu. Flörtöz alayları sessiz istasyonda yankılandı. Sakuta bunu oldukça rahatsız edici buldu.

Artık dayanamayıp onlara döndü ve adamın telefonunun kamerasını Mai’ye doğrulttuğunu gördü.

Düğmeye basamadan önce, Sakuta kadraja girdi. Bir klik sesi duyuldu, ama tek gördüğü Sakuta’nın kaşlarını çatmış yakın çekim görüntüsüydü.

Adam önce şaşırmış, sonra kızmış gibi görünüyordu.

“Sen de kimsin?” diye homurdandı ve bir adım öne çıktı. Sonuçta, bir lise öğrencisinin kız arkadaşının önünde onu küçük düşürmesine izin veremezdi.

“Bir insan.” dedi Sakuta ciddi bir ifadeyle. Düz mantık bir cevaptı, teknik olarak da doğruydu.

“Ne..?”

“Sen de Sapıkfoto gezegeninden bir ziyaretçi misin?”

“N-ne alaka!”

“Yeterince büyüksün, neyin ne olduğunu biliyor olman lazım. Yaptığın şey, seninle aynı türden olduğum için utanmama neden oluyor.”

“Bir şey yapmı-“

“O fotoğrafı sanki bir iblisi öldürmüş gibi sosyal medyada paylaşıcaktın, değil mi?”

“!?”

Öfke ve utanç adamın yüzünde beliriverdi.

“Bu kadar ilgiye açsan fotoğrafını paylaşıp ‘Sapıkfoto canavarı’ diye paylaşabilirim.”

“…”

“Çocukken kimse sana öğretmedi mi? Başına gelmesini istemediğin şeyleri başkasına yapma.”

“K-kapa çeneni, aptal!” dedi adam. Sonra kız arkadaşının elini tuttu ve onu az önce gelen Kamakura trenine sürükledi.

İstasyonun içinden tek bir ray geçiyordu, bu yüzden tren hangi yöne giderse gitsin aynı yerde duruyordu.

Sakuta vagonların uzaklaşmasını izledi ve sonra sırtında birinin bakışlarını hissetti.

Birden huzursuzlanan Sakuta arkasını döndü ve Mai’yi, kulaklıklarını çıkarırken sinir olmuş bir halde buldu.

Gözleri Sakuta’nınkiyle buluştu.

“Teşekkür ederim.” Dedi

“Huh?”

Farklı bir tepki bekliyordu bu yüzden şaşkınlığını gizleyemedi.

“Sana bağırırım mı sandın? Ya da ”Kendi işine bak” gibi bir şey.”

“Aslında… evet.”

“Düşünmüştüm ama söylememeyi seçtim.”

“Bunu da söylemesen olurdu.”

Açıkçası, bu itiraf, bunu en başından söylemekle eşdeğerdi.

“Bu tür şeylere akışkınım.”

“Öyle olsan bile, yine de seni içten içe kemiriyor, değil mi?”

“…”

Gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi.

“Kemiriyor… Çok doğru bir benzetme,” diye itiraf etti.

Sanki keyiflenmiş gibi dudaklarında bir gülümseme belirdi.

Sakuta, onun biraz daha konuşmak isteyebileceğini hissederek yanında durdu.

Ama ona bir şey soramadan “Neden böyle garip bir zamanda buradasın?” dedi.

“Sınıftan bir kız beni çatıya çağırdı.”

“İtiraf mı? O kadar popüler misin? Ne kadar şaşırtıcı.”

“Ölümüne nefretinin itirafı.”

“Ne?”

“Yüzüme karşı benden ölümüne nefret ettiğini söyledi.”

“Yeni bir trendmiş.”

“Kesinlikle benim için ilkti. Ya sen Sakurajima? Neden bu saatte burdasın?”

“Sana tekrar rastlamamak için zaman öldürüyordum.”

Ona bir göz bakış ama ne kadar ciddi olduğunu anlayamadı. Bunu ciddi mi söylediğini bilmek istemediğine karar vererek, konuyu kapattı. Bunun yerine, tren yönüne dönerek konuyu değiştirdi.

“Şu anda saat kaç?”

“Kendine saat alma saati.”

İki bileğini de sıyırdı. İkisi de boştu.

“O zaman telefonundan bak.”

“Telefonum yok.”

“Tuşlu bir tane bile mi?”

“Akıllı ya da tuşlu… İkisi de bende yok. Evde falan da unutmadım.”

Basitçe, onun hiçbir telefonu yoktu.

“Bu çağda bile mi..?”

Mai açıkça bunu inanması zor bulmuştu.

“Ciddiyim. Aslında bir tane vardı… Ama sinirlenip onu okyanusa fırlattım.”

O günü çok iyi hatırlıyordu. Minegahara giriş sınavı sonuçlarını kontrol etmeye geldiği gündü…

Onu dünyanın geri kalanıyla bağlayan kullanışlı ve şık bir cihaz olan küçük 200 gramlık kutu, elinden fırlayıp havada hafif bir yay çizip okyanusa düşmüştü.

“Çöpler çöp kutusuna aittir.”

Sonuna kadar haklıydı.

“Bir dahakine öyle yaparım.”

“Buradan hiç arkadaşın olmadığını anlıyorum.”

Telefonu olmadan bir insan arkadaşlarıyla nasıl plan yapabilirdi. Hele ki yaşadığımız bu çağda. Mai iyi bir noktaya değinmişti. Telefon numaraları, e-posta adresleri ve sosyal medya hesapları bunları paylaşmak pek çok dostluğun başlangıcıydı ve bunlardan herhangi birinin eksikliği, sizi modern toplumun sınırları dışına itiyordu. Okulun küçük dünyasında, kurallara uymayan herkes derin bir şüpheyle karşılanıyordu. Sakuta, başlangıçta arkadaş edinmekte büyük zorluklar yaşamıştı.

“Tam iki arkadaşım var.”

“Neden iki çok fazlaymış gibi söyledin?”

“İki kişi fazlasıyla yeter! Onlarla sonsuza kadar arkadaş kalmam yeterli.”

Rehberindeki telefon numaralarının, e-posta adreslerinin sayısı önemsizdi. Sakuta’nın felsefesinde böyle bir şey yoktu.

Öncelikle, arkadaş tam olarak neydi ki? Sakuta’nın tanımına göre arkadaş, ‘gece geç saatlerde tavsiye istemek için arasak bile, bunu isteksizce de olsa kabul edecek biri’ idi.

“Hmm,” diye mırıldandı Mai, ceketinin cebinden kendi telefonunu çıkarırken. Telefonun üzerinde tavşan kulakları olan kırmızı bir kılıf vardı.

Ona ekranı gösterdi. Saat 4:37’ydi. Bir sonraki tren sadece bir dakika sonra kalkacaktı. Ama Sakuta nihayet saatin kaç olduğunu öğrenir öğrenmez, Mai’nin telefonu titremeye başladı. Bir arama gelmişti.

Ekranında ‘Menajer’ yazısını seçebiliyordu.

Aramayı reddetti ve titreme durdu.

“Açmayacak mısın?”

“Tren geldi sayılır… ve ne diyeceğini biliyorum.”

O ikinci cümlede bir parça sinirlilik sezdiğini sandı. Fujisawa’ya giden tren yavaşça istasyona girdi…

Sakuta ve Mai birlikte içeri girdiler, sonra yan yana boş koltuk buldular.

Kapılar kapandı ve tren sarsılarak hareket etti. Vagon oldukça dolu sayılırdı. Koltukların yaklaşık yüzde sekseni doluydu, birkaç kişi ise ayakta kalmıştı.

İki istasyon sessizlik içinde geçti. Okyanus manzarasını geride bırakarak tren, konut bölgesinde gürültüyle ilerlemeye başladı.

“Dün hakkında…”

“Sana unutmanı söylemiştim değil mi?”

“Tavşan kız kostümün, unutulmayacak kadar seksiydi.”

O ana kadar bastırmaya çalıştığı esneme, tam o anda kaçıp gitti.

“Beni o kadar heyecanlandırdı ki dün gece gözüme tek damla uyku girmedi.”

Mai’ye sitemkar bir bakış attı.

“H-hey! Benim tuhaf bir şey yaptığımı hayal etmiyorsun, değil mi?”

Sakuta, küçümseyen bir bakış ve belki de bir sürü hakaret bekliyordu ama Mai aslında kızarıyor ve kekeliyordu. Ona attığı o sert bakış, açıkça utancını gizlemeye yönelik bir girişimdi. Oldukça sevimliydi.

Ama çok geçmeden kendine geldi.

“Y-yani, genç bir çocuğun benim hakkımda hayaller kurması beni hiç rahatsız etmez.” dedi, soğukkanlı görünmeye çalışarak. Ama yanakları hâlâ kızarmıştı. Bu açıkça bir blöftü. Olgun bir yetişkin gibi görünebilirdi, ama içinde kesinlikle masum bir çocuk vardı.

“Bu kadar yakın oturma.”

Omzuna hafifçe itti, sanki pis bir şeyi savuşturmaya çalışır gibi.

“Vov. Ne kadar da acımasız!”

“Beni hamile bırakabilirsin.”

“Çocuğun adını ne koyalım?”

“Ciddi misin…?” Bakışları buz gibi oldu.

Belki de biraz fazla ileri gitmişti.

“Sana unutmanı söylediğim şey kıyafetim değildi,” dedi.

“Neydi o zaman?”

Mai konuyu kendisi açmışsa, Sakuta da bu konuda ısrar edecekti. Aslında en başından beri sormak istediği şey buydu.

“Sakuta Azusagawa,” diye başladı.

“Adımı hatırladın mı?”

“Bir ismi bir kez duyduktan sonra hatırlamaya çalışırım.”

Takdire şayan bir hedefti. Şu sıralar kariyerine ara vermiş olsa da, sektörün içinde bulunmak ona belli ki ömür boyu sürecek bazı alışkanlıklar kazandırmıştı.

“Hakkında dolaşan söylentileri duydum.”

“Hm… Onlar.”

Ne demek istediğini anladı. Bugün onu çatıya çağıran şeyin aynısıydı.

“Sanırım ‘duydum’ demektense ‘gördüm’ demek daha doğru olur,” dedi Mai, telefonunu bir kez daha ceketinin cebinden çıkarırken. Tarayıcıda bir forum sayfası ya da ona benzer bir yer açıktı.

“Yokohama’da ortaokula gittin.”

“Evet.”

“Ve üç sınıf arkadaşının hastaneye kaldırılmasına neden olan bir kavgaya karıştın.”

“Şey bilirsin. Biraz dövüş sanatları bilirim.”

“İşte bu yüzden, başlangıçta gitmeyi planladığın Yokohama Lisesi’nden ayrıldın ve ikinci tercih olan Minegahara Lisesi’ni seçtin. Ve buraya taşındın.”

“…..”

“Dahası da var, devam edeyim mi?”

“…..”

“Şey, az önce birinin dediği gibi, ‘Kendine yapılmasını istemezsen, başkalarına da yapma.’”

“Sorman hiç sorun değil. Hatta ilgi gösterdiğin için onur duydum.”

“İnternet bambaşka bir şey. Her türlü kişisel bilgi, ortada böylece duruyor.”

“Doğru.”

Başka ne söylenebilirdi ki?

“Elbette, yazılanların doğru olduğuna dair bir garanti yok.”

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Biraz düşünürseniz bu çok açık. Böyle bir şeyi gerçekten yapmış olan biri, sanki hiçbir şey olmamış gibi liseye devam edemezdi.”

“Keşke sınıf arkadaşlarım da bu dediğini duysaydı.”

“Neden onlara bunun doğru olmadığını söylemiyorsun?”

“Söylentiler… odadaki hava gibidir. Ortamın havası, ruh hali ya da nasıl adlandırırsanız. Günümüzde, ortamı okumayı bilmek gerekiyor.”

“Haklısın.”

Bunu yeterince kavrayamayanlar dışlanır. Ve bu sözsüz kuralları koyanların kendilerinin bunun farkında olmadığı için, eğer gerçeği savunmak için ateşli bir konuşma yaparsan, herkes sadece ‘Bu adamın sorunu ne?’ diye düşünür.

Mücadele insanların bizzat kendileriyle değildi; bu yüzden Sakuta’nın söyleyeceği hiçbir şey onu bir sonuca ulaştırmazdı. Deneyeceği her şey, en beklenmedik şekilde ters teperdi.

“Havayla savaşmak anlamsız.”

“Yani bu yanlış anlaşılmayı öylece bırakacak mısın? Hiç mücadele etmeden pes mi edeceksin?”

“Bunlar tamamen kaynağı belirsiz internet dedikodusu. Bu saçmalıklara hiç düşünmeden inanacak kadar aptal biriyle nasıl arkadaşlık kurabilirim, aklım almıyor.”

“Bu konuda kızgın gibisin.”

Mai gülümsüyordu. Onaylıyor gibi görünüyordu.

“Senin sıran.”

“…..”

Ona somurtkan bir bakış attı. Ama onun hikayesini dinledikten sonra, pes etti.

“Bunu ilk olarak tatil başladığında fark ettim.”

Yani, dört gün önce. 3 Mayıs. Anayasa Anma Günü.

“Bir anlık bir hevesle Enoshima Akvaryumu’na gittim.”

“Tek başına mı?”

“Kötü bir şey mi?”

“Erkek arkadaşın var mı diye merak ediyordum.”

“Hiç erkek arkadaşım olmadı,” dedi Mai, gözlerini devirerek.

“Cidden mi???”

“Bakire olmamamı mı tercih ederdin?”

Ona alay eder gibi bir bakış attı.

“…..”

“…..”

Sessizce birbirlerine baktılar.

Mai yavaş yavaş kızardı. Boynu bile kızarmıştı. Konuyu kendisi açmıştı, ama ‘bakire’ kelimesi, sandığından çok daha utanç vericiydi.

“Ee, yani bunu dert etmezdim,” dedi ortamı yumuşatmaya çalışarak.

“İ-iyi… H-her neyse… Akvaryumda ailelerle çevriliydim ki, birdenbire kimsenin bana bakmadığını fark ettim.”

Biraz somurtuyordu, bu da Mai’yi çok daha genç gösteriyordu. Mai’yi her zaman oldukça olgun biri olarak görmüştü, bu yüzden bu onun yeni bir yönü gibi geldi. Ama bunu dile getirmek konuşmayı yine rayından çıkaracak gibi göründüğü için, bunu kendi kendine sakladı.

“İlk başta hayal gördüğümü sandım. Birkaç yıldır çalışmıyordum; herkes balıkları seyretmekle meşguldü, falan filan.”

Sesi giderek daha da sertleşiyordu.

“Ama eve dönerken bir kafeye uğradım ve gerçek netleşti. Garson kız beni selamlamadı. Kimse bana bir masa bile göstermedi.”

“Yani, istediğin yere oturabileceğin bir yer değil miydi?”

“Hayır. Eski usul bir yer. Tezgahın önünde bir sıra koltuk ve bir tarafta dört küçük masa var.”

“Oraya daha önce gidip, ömür boyu yasaklanmana neden olacak bir şey yapmış olma ihtimalin var mı?”

“Tabii ki hayır!” Yanağı öfkeyle seğirdi ve Sakuta’nın ayağına sertçe bastı.

“Ayağın Senpai.”

“Nolmuş ona.”

Mai’nin poker suratı etkileyiciydi. Sanki gerçekten de onun neyden bahsettiğini bilmiyormuş gibi. Belki de bu, profesyonel bir aktris için hiç de zor bir şey değildi.

“Sadece benimkine basmayı seçtiğin için çok mutluyum.”

Bunu şaka olarak söylemişti, ama Mai gerçekten tiksinmiş görünüyordu. Yanında oturan çocuk az önce inmişti, o da bu fırsatı değerlendirip ikisi arasına bir mesafe koydu.

“Şaka yapıyordum.”

“En azından biraz ciddiydin. Bunu anlayabiliyordum.”

“Tabii ki. Hangi erkek güzel bir senpai ile keyifli vakit geçirmek istemez ki?”

“Tabii ya. Sen çeneni kapatmazsan bu hikayeyi asla bitiremeyeceğim. Nerede kalmıştım?”

“Az önce bir kafeden yasaklanmıştın.”

“Bu kadar yeter.”

Gözlerinde bir parıltı vardı. Ona gerçekten kızgın olduğu belliydi.

Pişmanlığını göstermek için Sakuta, dudaklarını fermuarla kapatıyormuş gibi bir hareket yaptı. “Kafe çalışanları benimle konuşmadı ya da cevap vermedi,” diye devam etti Mai.

Ruh hali düzelmemişti. “Müşterilerin de hiçbiri düzelmedi. O kadar telaşlandım ki oradan ayrıldım ve koşmaya başladım.”

“Ne kadar uzağa?”

“Fujisawa İstasyonu’na kadar. Ama oraya vardığımda her şey normaldi. Herkes beni gördü. Şaşkın yüzler her yerde ‘Bu Mai Sakurajima!’ diye fısıldıyordu. Ben de Enoshima’da olanları hayal etmiş olmam gerektiğini düşündüm. Ama sonra aynı şeyin başka bir yerde de olup olmayacağını merak etmeye başladım. Araştırmaya başladım.”

“Demek bu yüzden tavşan kız kostümü giydin?”

“Böyle giyinmişken, beni gören herkes ister istemez bakacaktır. Bunun sadece bir kuruntu olduğuna kendimi ikna etmemin imkânı yok.”

Bu kesinlikle doğruydu. Sakuta’nın tepkisi tek başına bile bunun kanıtıydı.

“Yani… bu durum başka yerlerde de mi yaşanmaya başladı? En azından, Shonandai’de yine aynı şeyle karşılaştın.”

“Evet. Beni görebilecek kimse kalmamış olsun diye umut etmeye başlamıştım.”

Sanki bu onun suçuymuş gibi Sakuta’ya sitem dolu bir bakış attı.

“Ama okulda her şey tamamen normal. Şimdilik.”

Mai, arabanın arka tarafındaki kapıya doğru kaşlarını kaldırdı. Başka bir okulun üniformasını giymiş birkaç erkek öğrenci telefonlarını çıkarmış ekranlarını doğrultmuştu —tabii ki Sakuta’ya değil.

“Her ne kadar tuhaf olsa da, görünüşe göre bundan bir parça keyif alıyorsun.”

Sakuta, en iyisinin doğrudan sormak olduğuna karar verdi. Mai, kesinlikle büyük bir trajediyle boğuşuyormuş gibi görünmüyordu.

“Çünkü alıyorum!”

“Ciddi misin?” diye sordu Sakuta. Bu durumun iyi bir tarafını göremiyordu.

“Bütün hayatımı ilgilerin odağı olarak geçirdim. Her zaman insanların izlediğini farkındaydım. Çocukken, kimsenin beni tanımadığı bir dünyayı ziyaret edebilmeyi dilerdim.”

Bunu uyduruyor gibi görünmüyordu. Bu bir rol olsa bile, onun hakkında bildikleri bu sözleri inandırıcı kılıyordu. O, hayatı boyunca ünlü bir aktris olmuştu.

 

Konuşurlarken Sakuta, Mai’nin dikkatinin trenin tavanına asılı bir film afişine kaydığını fark etti. Bu, popüler bir romanın uyarlama filminin reklamıydı. Başrol oyuncusu, yıldız olmak için büyük çaba sarf eden tanınmış bir isimdi. Mai ile yaklaşık aynı yaştaydı.

Mai hâlâ sektördeki güncel gelişmeleri takip ediyor muydu? Yoksa kaçırmış mıydı?

Hayır, ikisi de doğru gelmedi. Sanki çok uzaklara bakıyormuş gibiydi, gözlerinin arkasında çelişkili duygular dönüp duruyordu.

Sanki bir türlü vazgeçemiyormuş gibi.

“Alo?”

“……”

“Sakurajima?”

“Seni duyuyorum.”

Bir kez gözlerini kırpıp ona baktı.

“Bunun gerçekleşmesine çok sevindim. Bırak da tadını çıkarayım.”

“……”

Tren Fujisawa İstasyonu’nda durmuştu. Hattın son durağında. Kapılar açıldı. İlk olarak Mai ayağa kalktı, Sakuta da onun peşinden aceleyle kalktı.

“Anladın mı şimdi? Ne kadar deli olduğumu görüyor musun?”

“……”

“Beni rahat bırak.” diye tersledi. Sonra adımlarını hızlandırarak kapılardan geçti. Sanki veda ediyormuş gibi Sakuta’dan uzaklaştı.

Sakuta, bir süre uzaktan onu uzaktan takip etti- doğrusu Mai, zaten Sakuta’nın gideceği yere doğru gidiyordu.

JR istasyonuna giden bağlantı koridorundan geçtiler.

Mai köşedeki kiralık bir dolabın önünde durdu ve içinden bir kağıt torba çıkardı. Sonra tekrar yürümeye başladı ve bir fırına doğru yöneldi.

“Bir kremalı çörek,” dedi, tezgâhtaki kadına seslenerek.

Kadın onu duymamış olmalıydı. Cevap vermedi.

“Bir kremalı çörek,” dedi Mai tekrar.

Ama kadın hâlâ tepki vermedi, sanki Mai’yi hiç görmüyormuş gibi. Mai’den sonra gelen bir iş adamından bin yenlik banknotu aldı. Sanki Mai’nin sesini duymuyormuş gibi. Ardından, bir ortaokul öğrencisine birkaç kavunlu çörek uzattı.

“Bir kremalı çörek alabilir miyim?” diye sordu Sakuta, Mai’nin yanına yaklaşarak.

“Hemen geliyor!” dedi kadın. Tezgâhın üzerinden bir kağıt torba uzattı ve Sakuta 130 yen uzattı.

Tezgâhtan birkaç adım uzaklaştıktan sonra, içinde kremalı çörek olan torbayı Mai’ye uzattı. Mai, rahatsız bir şekilde ayaklarına bakıyordu.

“Görünüşe göre bir dezavantajı varmış.”

“Evet. Bu dükkânın kremalı çöreklerinden mahrum kalmak asla olmaz.”

“Değil mi?”

“Ama… benim bu çılgın hikâyeme inanıyor musun?”

“Bu tür hikâyeler hakkında biraz bilgim var.”

“……”

“Ergenlik Sendromu.”

Mai’nin kaşları seğirdi.

İnsanların görünmez olduğu vakaları hiç duymamıştı, ama… “İnsanların zihinlerini okuyabiliyorum!” ya da “İnsanların geleceğini görebiliyorum!” ya da “Vücutlarımızı değiştirdik!” Görünüşte doğaüstü olaylarla ilgili pek çok bilinen hikâye vardı. İlgili herhangi bir çevrimiçi foruma bakıldığında bunlardan bir yığın çıkıyordu.

Sorumlu psikiyatristler bunu, duygusal dengesizliğin yol açtığı bir sanılsama hali olarak değerlendirdiler. Kendini uzman ilan edenler ise, sanki bu durum modern toplumun zorluklarının yol açtığı yeni bir tür panik atakmış gibi konuştular. Sadece çılgın hikayelerin tadını çıkaran sıradan insanlar ise, bunun bir tür toplu hipnoz olduğunu düşündüler.

Başka bir popüler teori ise bunun, gerçekliğin kişinin idealleriyle örtüşmemesinin yarattığı stresten kaynaklanan zihinsel bir hastalık olduğuydu. Tüm bu açıklamaların tek ortak noktası, kimsenin bu durumu ciddiye almamasıydı. Yetişkinlerin çoğu, her şeyin tamamen çocukların kafasında bittiğinden emindi.

Gelişigüzel fikirlerin havada uçuştuğu bu karmaşanın bir yerinde insanlar, bu tuhaf fenomenleri —tıpkı şu an Mai’nin başına gelen gibi— ortak bir isimle, “Ergenlik Sendromu” olarak anmaya başladılar.

“Ergenlik Sendromu sadece bir şehir efsanesinden ibaret.”

Mai haklıydı. Bu bir şehir efsanesiydi. Normalde kimse böyle bir şeye inanmazdı. Herkes Mai’nin az önce yaptığı gibi tepki verirdi. Gözlerinin önünde garip bir şeyin gerçekleştiğine şahit olsalar bile, çoğu kişi bunu hayal ettiğini düşünürdü. Kişisel olarak başlarına gelse bile, sıradan insanlar bunu kabullenmekte zorlanırdı. Hepimizin yaşadığı dünya, bu tür fantastik şeylerin var olamayacağı bir yerdi; bu, herkesin bildiği soğuk gerçeklikti.

Ancak Sakuta’nın aksini düşünmek için iyi bir nedeni vardı.

“Sana göstereceğim bir şey var. Bu, sana neden inandığımı açıklamak için ikna edici bir neden olmalı.”

“Bana ne göstereceksin?” Mai şüpheyle baktı.

“Benimle gelir misin?” diye sordu.

Mai bir süre düşündü.

“…Peki,” dedi başını sallayarak, sesi fısıltıdan biraz daha yüksekti.

Çevirmen: Mehemolt

 

 

 

 

Prev
Next

Comments for chapter "Bölüm 3"

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Login
Bildir
guest

guest

1 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Mesela Kek 1
Mesela Kek 1
3 ay önce

bitti yenisi lazım

0
Yanıtla

YOU MAY ALSO LIKE

FMHNtHYXsAQYboC
Elitler Sınıfı
10 Ekim 2026
20170314153331_961
Akçaağaç Yaprakları Ne Kadar Acıtır?
16 Temmuz 2022
120371l
The Angel Next Door Spoils Me Rotten
28 Mayıs 2024
file_00000000f420624387084825e84ec4aa
After The Big Bang
25 Haziran 2025
Tags:
BGS novel oku, Bunny Girl Senpai, bunny girl senpai novel oku, Bunny Girl Senpai Oku, light novel oku, light novel oku türkçe, light novel türkçe, mai sakurajima novel oku, novel oku, Rascal Does not dream of bunny girl senpai oku, Seishun Buta novel oku, türkçe novel oku, web novel oku
  • Ana sayfa

TurkceLightNovels

Sign in

Lost your password?

← Back to Türkçe Light Novel

Sign Up

Register For This Site.

Log in | Lost your password?

← Back to Türkçe Light Novel

Lost your password?

Please enter your username or email address. You will receive a link to create a new password via email.

← Back to Türkçe Light Novel

wpDiscuz