Elitler Sınıfı - Cilt 23.5 - Bölüm 13
Cilt 23.5 – Bölüm 13 – Son Randevu
Yüzüne yayılan kocaman gülümsemeyle karşılandım.
Sıradan bir erkek öğrenci olsa, çoktan ister istemez sırıtmaya başlardı.
“Günaydın Kiyotaka!”
Saat sabahın onu, yani Keyaki Alışveriş Merkezi’nin tam açılış vaktiydi.
Buluşma yerine erkenden gelmiş olan Kei el salladı ve beni yanına çağırdı.
Her zamankinden farksız görünüyordu. Beklenen de buydu.
Ayrılma kararını tek taraflı olarak almıştım. Dolayısıyla Kei’nin bunu bilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Yine de bir şeylerin ters gittiğini sezmiş olma ihtimalini tamamen göz ardı edemiyordum. Ayrılığa yavaş yavaş hazırlandığımdan, bu ihtimali de hesaba katıyordum.
Ancak, şu an karşımda duran Kei’nin içinde o tedirgin hisleri taşıyıp taşımadığı belirsizdi.
Buluşur buluşmaz, iki elini karnına koyarken yüzündeki gülümseme yerini hüzünlü bir ifadeye bıraktı.
“Bu sabahtan beri hiçbir şey yemedim, o yüzden çok açım.”
“Hep böyle yapıyorsun. Çıkmadan önce bir şeyler atıştırmalıydın.”
“Elimde değil. Film sırasında hep gereğinden fazla patlamış mısır yiyorum.”
Sinemaya sık gitmezdik ama onun alışkanlıkalrını gayet iyi biliyordum.
Her zaman kova boyu, yarı tuzlu yarı karamelli mısır alırdık.
Kei daha çok karamelli olanları yediği için, sonunda tuzlu olanların çoğunu ben yemek zorunda kalırdım.
Geriye kalan mısır şeffaf bir poşete konur, ağzı gevşekçe kapatılır ve eve götürülürdü. Orada da zaman geçtikçe tadının kötüleştiği konusunda hemfikir olur ve televizyon izlerken yerdik.
Sinemaya gittiğimizde alışılagelmiş rutinimiz buydu.
Yan yana dururken hemen elimi tuttu. Eli biraz soğuktu ama kısa sürede ısındı.
“Gidelim mi?”
İnisiyatifi ele alan ben değil, filmi izlemek için sabırsızlana Kei’ydi.
Sanki benden yarım adım önde yürüyormuşçasına beni çekiştirmeye başladı.
“Beni herhangi bir şey için suçlayan oldu mu?”
“Ha? Neden? Suçlanacak bir şey mi vardı ki?”
“Maezono’nun okuldan atılması benim sorumluluğumda. Bunun herhangi bir sonucu olup olmayacağı konusunda endişeliyim.”
“Hayır. Öyle bir şey yok.”
Tereddüt etmeden cevap verdi. Bunu beni korumak amacıyla yapmamıştı.
Görünüşe göre Kei gerçekten de bundan etkilenmemişti.
“Ama—”
“Ama?”
Bir an düşündükten sonra Kei konuştu.
“Hakkında yanlış bir kanıya kapılan ya da belki de başta seni tam olarak anlayamayanların bile, ilk izlenimlerinin hatalı olabileceğini fark etmeye başladığını hissediyorum. Hatta bazıları, Maezono-san’ın bize ihanet etmesinin cezası olarak bilerek okuldan atıldığını bile söylüyor.”
İnsanların böyle düşünmesi şaşırtıcı değildi. Kushida bunu hemen fark etmişti.
Mesele sadece olayın ne kadar derinine inilebileceğiydi. Bazı öğrencilerin böyle şeyler hayal etmesi gayet doğaldı.
“Anlıyorum. Peki, sen ne düşünüyorsun, Kei?”
“Maezono-san’ın bilerek okuldan atılıp atılmadığı konusunda mı?”
“Evet.”
Tamamen meraktan sormuştum.
“Şey, evet. Ben… Bunun kasıtlı olduğunu düşünüyorum.”
“Neye dayanarak peki?”
“Çünkü herkese karşı kazanabilecek güce sahipsin. Üstelik, seni yakından gözlemleyerek düşünce yapını da öğrendim. Eğer Maezono-san’ın okuldan atılmasını sağladıysan, bu kazanmak dışında da bir amacın olduğu anlamına geliyor, değil mi? Sanki ona, sınıfa ihanet etmenin bedelini ödetiyormuşsun gibi. Okuldan atılma olayının yarattığı etki çok büyük, öyle değil mi? Gerçek yeteneklerin ya da niyetlerin… Tüm bunlar o etkinin gölgesinde kalıyor. İnsanların gerçeği fark etmesini önlemek adına bir tür kamuflaj görevi görmüş olabileceğini düşünüyordum.”
Kei, olayla ilgili düşüncelerini hiç zorlanmadan özetledi.
Tıpkı Kushida gibi, o da niyetimi aşağı yukarı tahmin etmişti.
Tam onun bu tespitini onaylayacakken, Kei yüzüme baktı ve ardından beklememi söyledi.
“Hmm, belki de işin aslı daha farklıdır. Büyük ölçüde haklı olduğumu sanıyorum ama… Mesela, eğer Ichinose-san sandığımdan daha dişli bir rakipse, belki de %99’luk kazanma ihtimalini %100’e çıkarmak için Maezono-sanı garantili bir hamle olarak kullanmışsındır. Ya da belki de sadece bu olaya değil, geleceğe de odaklanarak onu burada tamamen ezmeye karar vermişsindir.”
İlk cevabı 70 puan değerindeydi ama sunduğu ek tespitlerle puanını artırdı.
“Haklıydım, değil mi?”
Yüz ifademi hiç bozmamıştım. Yine de Kei, bana bakarak yorumunun doğru olduğuna kanaat getirdi.
Sinema salonuna yeni varmıştık, bu yüzden rezerve ettiğimiz biletlerin çıktısını almaya başladık.
“Dürüst olmak gerekirse çok etkilendim. Sınıftaki herhangi birinin verebileceği en doğru cevaptı bu.”
“Gerçekten mi? Hehe, istersen daha da etkilenebilirsin.”
Gururla doğru cevabı verdiğini söyleyerek, zafer kazanmış bir tavırla ellerini beline koydu.
“O açıdan bakınca, evet. Belki de endişelerim yok olmuştur.”
“Endişeler mi?”
“Biliyorsun, Ichinose-san hakkındaki endişelerim. Senin şüpheli davrandığını düşünmüştüm, Kiyotaka. Aranızdaki mücadelede ona karşı yumuşak davranıp davranmayacağını merak etmiştim.”
“Anlıyorum, mesele oymuş demek. Sana ortada öyle bir şey olmadığını söylemiştim.”
“Eh, sadece benim yanlış anlamammış. O yüzden konuyu daha fazla irdelemeyeceğim. Bu sefer alışılmadık derecede dikkat çekici hamleler yaptığını düşünmüştüm.”
“Evet, cesurca bir hamle yaptım ama beklediğim kadar dikkat çekmediği için memnunum.”
“Haklısın. A Sınıfı’nın perde arkasında kaybediyor olması ve Sakayanagi-san’ın okuldan atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması büyük olaydı. Maezono-san’ın okuldan atılması konusunu konuşmak zor olduğundan, tüm dikkatler o meseleye kaydı. Sınav bittiğinden beri bu konunun konuşulmadığı tek bir gün bile olmadı.”
Bu açıdan bakıldığında, Hoshinomiya-sensei meselesinde benimle iş birliği yapan öğretmenler harika bir iş çıkarmıştı.
Özellikle de Mashima-sensei. Sınıfın seviyesinin düşürülmesi ve liderin okuldan atılması nedeniyle son derece üzgün görünmesine rağmen, bunu öğrencilerin önünde asla belli etmiyordu.
“Ichinose-san da kendini hiç geri tutmadı.”
Konu değişir gibi olmuştu ama zorla tekrar konuyu buraya getirdi.
“Daha fazla kurcalamayacağını söylememiş miydin? O şüpheli bakış da neyin nesi?”
“Şaka yapıyordum.”
Alaycı bir şekilde gözlerini kısmıştı ki hemen ardından sırıttı.
Ciddi bir çaba gösterip Ichinose’yi ezip geçmemden epey memnun kalmışa benziyordu.
“Sınıf için çabalamak gayet doğal bir şey, değil mi?”
“Vay canına, kulağa çok yapmacık geliyor. İşin içinde kesinlikle başka bir şeyler vardır. Sonuçta, söz konusu olan sensin, Kiyotaka.”
İyi tespit.
Tam olarak ne olduğunu söyleyemese de bekleneceği üzere, işin içinde birtakım koşulların bulunduğunu sezmişti.
Ardından gişede sıraya girdik, planladığımız gibi patlamış mısırımızı aldık, yanına iki bardak oolong çayı eklettik ve ödemeyi tamamladık.
“Filmi dört gözle bekliyorum.”
“Evet.”
Böyle bir sohbet eşliğinde biletlerimizi görevliye uzatırken, önümüzdeki öğrenci arkasına döndü. Sesimizi tanımış olmalıydı.
“Harbi mi! Ayanokouji ve Karuizawa mı!”
Açıkça hoşnutsuz bir yüz ifadesi takınan kişi Ibuki’ydi.
Sanki kaçıyormuşçasına uzaklaştı ama kısa süre sonra aynı filmi izleyeceğimiz anlaşıldı.
“Gerçekten aynı filmi mi seçmişiz? Daha kötüsü olamazdı…”
Hayır, sırf aynı sinema salonunda bulunduğumuz için ‘en kötüsü’ muamelesi görmeyi gerektirecek bir durum yoktu.
Söylenerek hızla salonun kapısını açtı ve gözden kayboldu.
“Bu da neydi şimdi?”
“Bilmiyorum. Belki de bu konuda fazla kafa yormamalıyız.”
Birbirimize bakıştıktan sonra salona girdik ve beşinci sıranın ortasına doğru ilerledik.
“Off, onca yer varken neden buradasınız ki!”
Görünüşe göre Ibuki’nin yeri Kei’nin yanındaydı. Başka bir deyişle, oturma düzeni Ibuki, Kei ve ben şeklindeydi.
“Elimizden bir şey gelmez. Yanımızda kimin oturacağını bilmiyoruz, değil mi?”
“Evet.”
Ibuki ile pek anlaşamazdık ama Kei ile Ibuki arasındaki uyumsuzluk çok daha fazlaydı.
Geçen yıl epey sıkıntı yaşamıştı, bu yüzden durum gayet anlaşılabilirdi.
Şimdiyse artık konuyu açmıyordu. Muhtemelen olgun bir tavırla meseleyi geride bırakmıştı.
“Sen de filmleri seviyorsun, değil mi Ibuki-san?”
Hiç konuşmamanın hoş olmayacağını düşünen Kei, ona doğru seslendi.
“…Aslında sevmem. Tamamen tesadüf, tamamen tesadüf eseri.”
Hmph diye bir ses çıkararak, bizimle hiçbir ilgisi olmayan bir yöne doğru döndü.
“Peki beni yalnız bıraksanız nasıl olur?”
“Pekâlâ, tamam. Biraz patlamış mısır ister misin?”
“Hayır, teşekkürler.”
Ekrana bakmak bir yana, yüzümüze bile bakmadı.
Boynu tutuldu herhalde.
“Hey, Sakayanagi-san neden haini bulamadı, Ibuki-san?”
“Ha? Durup dururken neden bahsediyorsun? Yanındaki aptala sor.”
“İşte bu yüzden sana soruyorum. Seninle konuşuyorum…”
“…Benimle kavga etmek mi istiyorsun?”
Bize bakmayan Ibuki öfkeyle arkasını döndü.
Kei, telaşlı Ibuki’yle alay ederek gülümsedi.
İçinde hâlâ çözülmemiş bir öfke olmalıydı. Yine de sanki bunu hiç hissetmiyormuş gibiydi.
Bu denli doğal davranabilmesinin sebebi, muhtemelen bir nebze olsun içsel güç kazanmış olması ve zamanın ona her şeyi yoluna koyması için gereken alanı sağlamasıydı.
“Bilmemin imkânı yok. Yani, durumu çözdün mü yoksa?”
Kei’ye bir göz atıp bana ters ters baktı.
“Bilmiyorum. Diğer sınıflara müdahale edemediğimiz bir sınavdı bu, o yüzden bilmemin imkânı yok”
“Her neyse…”
Sakayanagi, Hashimoto aracılığıyla ilettiğim mesajdan başka kimseye bahsetmediği için, diğerlerinin bildiği tek şey onun haini tespit edemeyip kaybettiğiydi.
Morishita ve diğerleriyle karşılaştığımda, durumu gelişigüzel bir şekilde sormuştum. Görünüşe göre Hashimoto, sınıf arkadaşlarının onu işaret etmesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranarak sınıftaki yerini korumaya devam ediyordu.
Bir hainin, temsilcinin kendisini fark etmesini engelleyecek şekilde hareket etmesi kurallara uygundu. Nihayetinde, bu durumu fark edememek tamamen Sakayanagi’nin kişisel bir ihmali oldu.
Ardından film fragmanları başladı. Biz de sessizce ekranı izledik.
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmında bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Fate/Zero, Tavşan Kostümlü Senpai’m ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.
Ibuki yırtık dondan çıkar gibi çıktı yine