Elitler Sınıfı - Cilt 23.5 - Bölüm 14
Cilt 23.5 – Bölüm 14 – Kendine İyi Bak
Film bitene ve jenerik tamamen sona erene kadar bekledik. Ardından sinemadan el ele ayrıldık.
Film, büyük ölçüde ‘Japon Sinemasının Tarihini Değiştiriyor’ şeklinde aşırı iddialı sloganı nedeniyle beklentilerin altında kalsa da oldukça ilgi çekiciydi.
Bu arada, film boyunca yanımızda oturup bize ters ters bakan o kişi, jenerik akarken salonu terk etti.
Muhtemelen yurda bizimle aynı anda dönme fikrinden hiç hoşlanmamıştı.
Mümkünse film hakkındaki düşüncelerini duymayı isterdim…
Neyse, sanırım sorun değil.
El ele yürürken yanımda yürüyen kişiye bir göz attım.
Hoş bir profil… Bakışları o sırada elinde tuttuğu telefona odaklanmıştı.
Yavaşça akıp giden zaman…
Yavaş yavaş yürürken, bir an kendimi düşüncelere dalmış buldum.
Boş bir günümüzde buluşmak üzere sözleşmiş, yan yana oturmuş ve keyifle birlikte bir film izlemiştik.
Dünyanın her yerinde rastlanabilecek türden, sıradan bir randevuydu.
Gayet sıradan bir tercihti. Yine de üzerine iyice düşündüğümde, kulağa biraz gizemli geliyordu.
Film gösterimi yaklaşık iki saat sürüyordu ve bu sürenin yüzde doksan dokuzunda gözler ekrana kilitleniyor, çiftler arasında neredeyse hiç konuşma geçmiyordu. Arada sırada, etkileyici bir sahnede birbirlerine bakabiliyor, tesadüfen göz göze gelebiliyor ya da birbirlerinin kulağına usulca bir şeyler fısıldayabiliyorlardı.
Ancak ağırlıklı olarak filme odaklanıyorlardı.
Bakış açısına göre, bu iki saat bir çift olarak doğrudan birlikte bir şeyler yapılarak geçirilmiş sayılmazdı. Yine de bu, vazgeçilmez bir randevu aktivitesi haline gelmişti.
Yeni çiftler veya flört etmeye yeni başlayanlar için, konuşmayı zorlamaya gerek kalmıyor ve sonrasında üzerine konuşulacak ortak konular yaratmak kolaylaşıyordu.
Ancak birbirine alışmış çiftler için bu avantajlar pek de önemli görünmeyebilirdi.
Buna rağmen, yine de bu standart randevu aktivitesinden vazgeçmezlerdi.
Bence bu oldukça gizemli bir durumdu.
Klasik sinema randevusunu bu şekilde sorgulasam da işin iyi tarafı, bu sayede üzerine konuşabileceğiniz ortak konuların ortaya çıkmasında yatıyordu.
“Filme gelince, genel olarak eğlenceliydi ama sanırım beklentiyi çok da yüksek tutmamak lazım. Sen ne düşünüyorsun, Kiyotaka?”
“Haklısın, çıtayı çok yüksek tutmuşlar. Ama bunu göz önünde bulundursak bile, film fena değildi. Hatta aksine, gayet keyifliydi.”
Filme davet eden kişi, bir nevi yaptığı seçimin sınavını vermiş sayılırdı.
Film tam not almasa bile eğer keyifliyse, bu mutlu olmak için yeterli bir sebepti.
“Anlıyorum, buna sevindim. Özellikle hangi kısmı ilginç buldun? Benim için…”
Okuldaki bu kısıtlı hayatımızın içinde, kişisel zamanımızın büyük bir kısmını birlikte geçirmiştik.
Yani, sıradan bir konu bile her türden sohbete evrilebiliyordu.
Filmle ilgili konular tükense, geriye dünün olayları ve ardından bugünün olayları kalıyordu.
Ya da belki geçen aydan veya altı ay öncesinden bir şeyler…
Ya da gelecek hakkında bir şeyler…
Aileyle ya da arkadaşlarla yapılamayacak ama bir çift olarak yapılabilecek türden sohbetler.
Kulağa biraz klişe gelecek bir söz söylemem gerekirse, bu anların ‘yeri doldurulamaz bir zaman’ olduğunu ifade ederdim.
Bu zaman asla boşa harcanmış sayılmazdı.
Hâlâ el ele tutuşurken, ardından Keyaki Alışveriş Merkezi’ndeki karaoke salonuna yöneldik. Bu da sıradan bir randevu aktivitesiydi.
İçeri girince, geniş bir koltuğa birbirimize iyice sokularak oturduk.
Sonra, mikrofonu kapmaya çalışıp birbirimize uzatarak en sevdiğimiz şarkıları söyledik. Bazen solo, bazen de düet yaptık.
Daha önce defalarca yaşadığımız bir randevuyu tekrarlıyorduk.
Şüphesiz, mutlu bir andı.
Bir çift olarak, bunun sonsuza dek sürmesini istemek doğaldı.
Sadece sonsuza dek sürmeliydi.
Bu, yalnızca benim bencilce bir hissim değildi.
Partnerim de kesinlikle aynısını istiyordu.
Bir son olmamalıydı. Sonsuza dek devam edecek, parlak bir gelecek olmalıydı.
Her şeye rağmen…
Kendimizi bir sessizliğin ortasında bulduk.
Bu denli yakın durduğumuz için birbirimizin vücut ısısını hissetmemiz gerekirken, nedense bir şeylerin soğuduğuna dair bir his vardı.
Ve bu bir işaretti.
Aramızda kendiliğinden ufak bir mesafe oluştu.
O an gelip çatmıştı.
Uzun zamandır içte saklı kalan o duygular.
İkimizi birbirinden ayıracak olan o şey.
O kişinin bakışlarını takip ederken bunu düşündüm.
Birazdan söylenecek o veda sözlerini.
Bu, çok önceden kararlaştırılmış bir şeydi.
Bunu kabullenmeme isteğine karşı koymaya çalışırken, o gün gelip çatmıştı.
Kaderin belirlediği o an.
O anın hemen önümde durduğunu hissederken, vücudumda nahoş bir terin belirmeye başladığını fark etmekten kendimi alamadım.
İnsanı şaşırtan bir karışıklık, benim bile inanamadığım türden bir kafa karışıklığıydı bu.
Daha önce pek çok kez benzer zorlu durumlarla karşılaşmış olmama rağmen, sanki her şey ilk kez yaşanıyormuş gibi hissettiriyordu.
O türlü türlü olaya rağmen hiç sarsılmayan kalp atışlarım, şimdi şiddetle çarpıyordu.
O an yaklaştıkça, inanılmaz bir pişmanlık duygusu benliğimi sardı.
Acaba bu hissettiğim tam olarak neydi?
Az önce ne kadar sakin kaldığımı düşününce kendimden utandım.
Kolayca söyleyebileceğimi sandığım o veda sözleri…
Hiç de kolay olmadığını fark ettim.
Ah, doğru ya.
Bunu ancak şimdi, tam bu anın hemen öncesinde fark edebildim.
Gerçek hislerim.
Ayrılmak istemiyorum.
Ve onun da karşısındaki sevgilisinden ayrılmak istemeyeceği…
Bunu hissettiğimi anladım.
Seni seviyorum.
Hiçbir uyarı olmaksızın, o his kalbimin en derinlerinden bir anda yükseliverdi.
Şimdiye dek bu şeyleri pek de hakkını vererek fark etmemiştim.
Cazibesini.
Yüzünü, sesini, bedenini ona dair her şey benim için çok kıymetliydi.
Aslında tam anlamıyla görmeden, hep öylece bakıp geçtiğim o sevimli halleri…
Sesim…
Sesim bir türlü çıkmıyordu.
—Hadi ayrılalım.
Burada bu sözleri dile getirmeye karar vermiş olsam da…
—Tekrar.
Bir kez daha, bunu yüksek sesle söylemeye çalıştım.
Gözlerinin içine bakarak o sözleri ağzımdan çıkarmaya çalıştım.
“Hadi ayrılalım.”
Yapamıyorum.
Ardından, anladım.
Gerçekten farkına bile varmadan, benim için gerçekten önemli hale gelmişti.
Bu aşktı.
Başından beri asla dile getiremediğim bir şey.
Çünkü aslında, uzun zamandır biliyordum.
Sevdiğim kişinin o olduğunu biliyordum.
Ah, ne mutlu bana…
***
“Ayrılalım.”
Evet.
Hislerimiz aynıydı.
Birbirimize değer verdiğimizi ikimiz de bildiğimiz sürece her şey yolunda olacaktı.
Her şeyi enine boyuna düşünüyordum, Kiyotaka.
Düne kadarki her şeyi: Bugünü, yarını ve gelecek yılı.
Böyle bir ayrılığın yaşanmayacağını düşünüyordum.
İşin o noktaya varmayacağını…
Hep buna inanmıştım.
Ama… Tüm o arzular sadece birer hayalden ibaretti.
Sadece işlerin nasıl olmasını istediğime dair dileklerdi.
Ruhsuz gözler bana bakıyordu.
‘Ayrılalım’ diyen dudakların yavaş hareketi…
Ne düşündüğünü bilmiyorum. Hayır, bilmek istemiyorum.
“…Tek seçenek bu, değil mi?”
Bu sözler ağzımdan şaşırtıcı derecede sakin bir şekilde döküldü.
Yan odadaki biri tutkuyla bir anime şarkısı söylerken, bizim karaoke odamız sessizliğe bürünmüştü.
“Evet. Böylesi daha mı iyi yoksa değil mi, böyle bir tartışmaya girmek istemiyorum. Her şeyi burada, şimdi bitirelim.”
Kiyotaka, hiç sarsılmayan bir ifadeyle o acımasız sözleri söyledi.
“Anlıyorum…”
Boğazım kurumuştu.
Su içmek istiyordum.
Ancak vücudum düzgün hareket etmiyordu.
Tek yapabildiğim, sanki her şey yolundaymış gibi zoraki gülümsemekti.
“Şaşırmamış gibisin.”
Ondan ne zaman hoşlanmaya başlamıştım?
Artık belirli bir anı hatırlayamıyorum.
“Bir nevi… Anlıyorum… Duygularının uzaklaştığını fark edebiliyorum.”
Hayır, mesele bu değil.
Belki de Kiyotaka’nın bana karşı başından beri hiç hisleri olmamıştı.
Birbirine değer vermek ve sevmek… Bu his hep tek taraflıydı.
Bunu yakın zamanda fark ettim ama muhtemelen biraz daha önceden biliyordum.
Kiyotaka bana hiçbir zaman âşık olmamıştı.
Fark etmiyormuş gibi davranmaya devam ettim.
Peki, neden benimle çıkmıştı?
Bu soruyu soramazdım. Çünkü Kiyotaka’nın ne düşündüğünü anlıyordum.
Bu, kısmen benim içindi, kısmen de bizzat Kiyotaka’nın kendisi için.
Ancak mesele sağ ya da sol arasında bir seçim yapmak değildi. Kiyotaka kendi düşüncelerini her zaman mutlak kabul ederdi.
Yani bu durum muhtemelen en başından belliydi.
Tıpkı Külkedisi’nin büyüsünün kaçınılmaz bir şekilde bozulması gibi, saat gece yarısını vurduğunda…
Kiyotaka ile olan ilişkimin sonu, daha en başından belirlenmişti.
Artık o anın gelme vaktiydi.
Gerçekten ağlamak, ona tutunmak ve her şeyi yapmaya razı olduğumu söylemek istiyordum.
‘Senin için her şeyi yaparım’ diye yalvarmak geçiyordu içimden.
Belki… Kısa bir süre önce olsa bunu yapardım.
Ama yapmayacağım.
Yapamam.
Çünkü direnmek, yalnızca Kiyotaka’nın beklentilerine ihanet etmek olurdu.
“Nedenine dair bir açıklamaya ihtiyacın var mı?”
Bunu söyleyen Kiyotaka, nedense cep telefonunu çıkardı. Ancak zihnim bulanık olduğu için başımı iki yana salladım ve gülümsememi bozmadım.
“Hayır, sorun değil.”
Sakin görünmeye çabalayarak cevap verdim. Kiyotaka da anladığını söyleyerek telefonunu kaldırdı.
“Beklentilerini karşılayamadığım için üzgünüm.”
“Sorun değil. Aslına bakarsan ben de… ortamın biraz ağır olduğunu hissetmiştim.”
Neşeliymişim gibi davrandım. Hayır, kalbim her zaman Kiyotaka’ya yakındı.
Bugün bile, endişelerimi aklıma getirmeden keyif almaya çalışıyordum.
O anda, bana bunun bir yalan olduğunun söylenmesini ve kucaklanmayı istiyordum.
Ama böyle sert davranmamın bir nedeni vardı.
“Bu doğru olabilir.”
Kiyotaka sanki başka biriyle konuşuyormuşçasına bir tonla cevap verdi. Bense zoraki bir gülümsemeyle karşılık vermeye devam ettim.
“İkimiz de… Sanki romantik hislerimizin soğuduğunu hissediyoruz. Yani, senden hoşlanmadığımdan değil, biliyorsun değil mi? Sadece, belki de yeniden arkadaş olmamızın daha iyi olacağını düşündüm.”
Bunu söylemek için ne kadar cesaret topladığımı hayal edebiliyor musun?
Kiyotaka’nın duyguları yakından ne kadar soğuk hissedilirse hissedilsin, fark etmemiş gibi davrandım.
“Aynen öyle. Yeniden arkadaş olmaya dönmek en doğal şey.”
Evet, değil mi? İçimden bir ses bunu yapmamız gerektiğini söylüyordu…”
Sürekli başımı salladım.
Hayır…
Eğer böyle devam ederse…
“…Şu ana kadarki her şey için teşekkür ederim.”
Her şey sona erecekti.
Kendim bile anlam veremediğim, zoraki bir gülümsemeyle…
Son anlar artık bitmek üzereydi.
“Neden ayrıldığımız sorulduğunda, beni senin terk ettiğini söyleyebilirsin. Benim için sorun olmaz.”
“Ha? Gerçekten mi? Bu biraz utanç verici olmaz mıydı?”
“Sorun değil. İstediğin bahaneyi öne sürebilirsin. Biri bana sorarsa, ben de terk edildiğimi söylerim.”
O zaman ayrılmamız gerektiğini söyleme.
Sonsuza dek benimle kal…
Yanımdan hiç ayrılma…
“Görüşürüz… Karuizawa.”
Bana soyadımla seslendiğinde bir an irkildim.
Arkadaştan sevgiliye.
Sevgiliden tekrar arkadaşa.
Geriye dönmek, bugüne dek yaşanan her şeyin başa sarılması demek, acaba bu mu demekti?
Ödeme fişini elinde tutan Kiyotaka ayağa kalktı ve odadan çıktı.
Arkasına bakmadan.
Hiçbir tereddüt göstermeden.
Duraksamadan.
Az önce açılan kapı kapandı ve ben yapayalnız kaldım.
“Görüşürüz…”
Yutkundum. Farkında olmadan.
Ağzımdan çıkarmak istemediğim o sözcükler…
Yine de…
Bunlar, devamı getirilmesi gereken sözcüklerdi.
“Görüşürüz… tekrar görüşürüz… Ayanokouji…-kun…”
Silüeti çoktan gözden kaybolmuş olan o kişiye gülümseyerek el salladım.
Böylesi iyi.
Sonuçta, Kiyotaka ‘bunu’ istiyordu, değil mi?
Birine bel bağlamadan yaşayamayan benim için…
Kendi başıma yaşayabilmeyi.
Çok önemli biri değilim.
Ama sadece benim yapabileceğim şeyler vardı.
Mesela, başka hiç kimsenin kavrayamadığı duygularını anlamak gibi, değil mi?
Öyle değil mi?
Hey—
Bir mucize dilesem bile, o kapalı kapı açılmazdı.
Sessizliğin ortasında yapayalnız yere yığıldım.
Acaba son ana kadar senin karşında iyi bir izlenim bırakabildim mi?
Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimi gösterebildim mi?
…Kiyotaka…
Yardım et…

ÇN(ayanokojiayniben):Ağlama be kızım… Sen çok daha iyilerine layıksın
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmında bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Fate/Zero, Tavşan Kostümlü Senpai’m ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.
Üzülmedim valla yalana gerek yok. Kei’ye hiç ısınamadım.
İçime oturdu be, mal ayanokoji
Şerefsizsin ayanokoji
Ç.N notunda daha iyileriine layıksın yazmışsın daha iyisi varmı