Elitler Sınıfı - Cilt 23.5 - Bölüm 29
Cilt 23.5 — Bölüm 29 — İhtiyaç Duyulan, İhtiyaca Muhtaç Olan
UYARI: BÖLÜMÜ TEK BAŞINIZAYKEN OKUMANIZ ŞİDDETLE TAVSİYE EDİLİR!
Saat 22.30’da dışarı çıkıp kontrol etmeye karar vermiş olsam da saat göz önüne alındığında bu, riskli bir girişimdi.
Neyse ki yoğun yağmur nedeniyle koridorda kimsecikler görünmüyordu.
Koridordan çıkıp yangın merdivenlerine yöneldim ve Ichinose’nin odasına gittim. Ardından, içeride olması gereken Ichinose’ye seslenmeye çalışarak kapı zilini çaldım.
Kapı zilinin sesi, kapının diğer tarafından hafifçe yankılandı. Ancak ne kadar beklersem bekleyeyim, herhangi bir yanıt gelmedi.
Gelen kişinin ben olduğundan emin olmasının bir yolu yoktu. Yine de kim olursa olsun, şu an kimseyle görüşmek istemediğini belli ediyor gibiydi.
Telefonumu cebimden çıkardım ve arama tuşuna bastım.
Çalma sesi duyulmaya başladı. Bu da telefonunun, en son kullanıldığı andan beri kapatılmamış olduğunu gösteriyordu.
Beş kez, altı kez…
On kereden fazla çalmasına rağmen Ichinose telefona cevap vermedi.
Aramayı sonlandırdım ve hafifçe kapıyı çaldım.
“Benim. Verdiğimiz sözün süresi dolmak üzere, bu yüzden buraya geldim.”
Bunu telefon aracılığıyla değil, doğrudan kendi sesimle söyledim.
Şiddetli yağmura rağmen bu şekilde sesimi duyurmaya çalışmak, doğal olarak büyük bir riskti.
Orada bulunduğum sırada başka kızlar beni fark edebilirdi.
Bu durum hemen bir kargaşaya yol açmasa da beni gören kişi kuralı çiğnediğim gerekçesiyle okula bildirmek zorunda kalırdı. Doğal olarak bu durum başıma epey iş açardı.
Bu yüzden, kendimi durmaksızın tekrar etmeyecektim.
Eğer Ichinose hâlâ cevap vermezse, konunun üzerinde daha fazla durmaya niyetim yoktu.
Cevabı elbette öğrenmek istiyordum ama bu denli büyük bir riski göze alamazdım.
Bir tepki vermezse, bunu Ichinose’nin cevabı olarak kabullenmekten başka çarem kalmazdı.
Kapının diğer tarafı sessizliğini koruyordu.
“Sadece üç dakika daha bekleyeceğim. Eğer bir cevap gelmezse gideceğim, o yüzden endişelenme.”
Sessizce 180’den geriye saymaya başladım. Bir yandan, arkamda yağan şiddetli yağmuru izliyordum.
50 saniye, 40 saniye…
Kalan süre azalıyordu.
Son 30 saniye başlamak üzereyken bir şeyler değişti.
Telefonum hafifçe titredi. Bir mesaj almıştım.
[“Neden geldin?”]
Kapının diğer tarafındaki kişi, Ichinose’den başkası değildi.
Eğer elinden gelen tek şey mesaj atmaksa, ben de ona telefonumdan cevap verebilirdim.
[“Söylemiştim ya. Bugün sözleştiğimiz gündü.”]
[“Saat çok geç oldu. Çıkma yasağı saati de geçti.”]
Ben tam cevap yazarken, Ichinose’den bir mesaj daha geldi.
[“Şu an odana gelecek cesaretim yok, Ayanokouji-kun. Üzgünüm.”]
[“Bunu anlıyorum. İşte bu yüzden buraya geldim.”]
Bu yanıt anında okundu ancak devamında başka bir mesaj gelmedi.
Bir mesaj daha gönderdim.
[“Bir dakika daha bekleyeceğim. O zamana kadar kapı açılmazsa, sanki böyle bir söz hiç verilmemiş gibi davranacağım.”]
Bu mesaj da sorunsuz bir şekilde okundu. Artık karar verme sırası Ichinose’deydi.
Benden hoşlanmayabilir ya da bana güvenmeyebilirdi. Buna rağmen önümüzdeki yıl boyunca mücadeleye devam etmeyi seçerse, bu onun kendi tercihi olurdu.
Hatta okuldan tiksinip kendi isteğiyle ayrılmayı bile seçebilirdi.
Ya da hiç öngöremediğim bir şey yapabilirdi.
Doğal olarak, bu seçim hakkı Ichinose’nindi.
Bir karara vardıktan sonra ortaya çıkması yeterli olurdu.
Sürenin dolmasına 10 saniyeden az bir zaman kalmıştı.
Tam fikrimi değiştirip oradan ayrılmak üzereyken telefonum yeniden titredi.
[“Kapı açık, içeri gel.”]
Bu mesaj Ichinose’dendi.
Açık mı?
Mesajı tekrar tekrar okudum.
Bir şeyler ters geliyordu.
Son zamanlarda, durumu araştırmama gerek kalmadan Ichinose’nin dışarı çıkmadığını ve kimseyle görüşmekten kaçındığını biliyordum.
Hâl böyleyken, içerisi ile dışarısı arasındaki tek bağlantı noktası olan bu kapının doğal olarak kilitli olması gerekirdi.
Acaba ben durumu inceledikten sonra, onu ziyarete gelen bir sınıf arkadaşını içeri mi davet etmişti?
Elbette her ihtimal mümkündü ama… olasılık düşük görünüyordu
Yoksa bugün onu ziyarete gelecek kişinin ben olabileceğim ihtimalini mi hesaba katmıştı?
Bunu kestirmek zordu.
Eğer bir telefon görüşmesi ya da yüz yüze bir konuşma olsaydı, cevapları ustaca öğrenmeye çalışabilirdim ancak ne yazık ki, kişisel olmayan mesajlar üzerinden niyetleri anlamak güçtü.
Beklenmedik mesaj beni biraz şaşırtmıştı ama yine de devam etmeye karar verdim.
Tedbirli bir tavırla kapı koluna uzandım.
Gerçekten de kapı kilitli değildi ve kolayca açıldı. Ne var ki, açılan kapının ardında beni bir ışık karşılamadı. Oda sessizlik ve karanlık içerisindeydi.
“Ichinose, orada mısın?”
Mırıldanmama rağmen herhangi bir ses gelmedi.
Açtığım kapıyı sessizce kapattım.
İçeride ışıklar yanmıyordu, bu yüzden etraftaki nesneleri seçmek neredeyse imkansızdı. Aynı şekilde, ortamda herhangi bir ses de duyulmuyordu.
Duyulan tek ses, buzdolabının kompresöründen gelen hafif bir uğultuydu.
“Ichinose?” diye tekrar seslendim ama yine bir cevap gelmedi.
Öylece ayakkabılarımı çıkarıp içeri giremeyeceğim için acele etmemeye karar verdim.
Durumu tam olarak kavrayamadığımdan, gözlerimin karanlığa alışmasını sessizce bekledim.
Gözlerim yavaş yavaş karanlığa uyum sağlarken, odanın köşesinde dizlerini kendine çekmiş, başı öne eğik bir halde oturan Ichinose’yi fark ettim.
“Çıkma yasağı saatinin geçmesi hiç mi umurunda değil?”
“Aynı şeyi ben de sana soracaktım. Beni içeri sen davet ettiğine göre Ichinose, senin de biraz sorumluluğun var.”
“… Doğru.”
Uzun bir aradan sonra Ichinose’nin sesini duydum.
Beklediğimden daha enerjik görünüyordu. Sağlık durumu da kötüye gitmiş gibi durmuyordu.
“Ayanokouji-kun, bugüne hayal ettiğimden daha fazla önem veriyorsun.”
Risk alıp onu ziyaret etmek için gösterdiğim çabaya atıfta bulunuyordu.
“Ama bu benim iyiliğim için değil… senin kendi iyiliğin için… öyle değil mi, Ayanokouji-kun?” diye ekledi.
Ichinose artık bunu anlamış olmalıydı.
“Evet.”
Tereddüt etmeden başımı salladım ve konuşmaya devam ettim.
“Bir yıl önce kararımı vermiştim. Bugün, öğrenci Ichinose Honami’nin kaishakusunu gerçekleştirme günü.” (çn= Normalde ağır bir tabir. Ölümünü gerçekleştiricem anlamında Japon Samuraylar kullanırmış. Burada ise Ichinose Honami’nin sonunu gerçekleştirme günü diye çevriliyor. Bugünkü sözle beraber seninle ilgili planlarım bitiyor anlamında. Orijinal halde bırakayım dedim.)
Biri bunu duysaydı, kaishaku ile ne kastettiğimi öfkeyle sorgulayabilirdi.
“Kaishaku… Bunu hangi anlamda söylüyorsun?”
Ne öfkeli ne de telaşlı bir hali vardı.
İnsanlar genellikle ‘kaishaku’ sözcüğünü duyduklarında akıllarına yalnızca olumsuz anlamı gelirdi.
Bunun nedeni, kelimeyi ‘seppuku’ sırasında anında ölüme yol açan o son darbeyi vurmak şeklinde yorumlamalarıydı.
Oysa kaishaku’nun başka bir anlamı daha vardı.
Tam tersi bir anlama, yani birine eşlik edip onunla ilgilenme anlamına da geliyordu.
“Bunu yakında anlayacaksın.”
“Öyle mi…”
“Senin için de uygunsa, içeri girebilir miyim?”
“… Lütfen gir. Yalnız kapıyı kilitlemeyi unutma.”
Bu saatte birinin gelmesi pek olası değildi ama yine de tedbirli olmakta fayda vardı.
Onun isteği üzerine kapıyı kilitledim ve içeri adım atmadan önce ayakkabılarımı çıkardım.
Oda karanlık ama düzenliydi. Bu yüzden nereye bastığımı görmek zor olsa da ayağımın takılıp düşmesine yol açacak herhangi bir engel görünmüyordu.
Karanlığa rağmen, Ichinose’nin durumunu net bir şekilde görebileceğim bir noktaya gelince durdum.
“Beni görmek istemeyebilirsin. Belki de yüzümü bir daha asla görmek istemiyorsundur. Yine de bugün seninle konuşmak istedim. Bu, rahatça konuşabileceğimiz son fırsat olabilir.”
“Tüm bağları koparmak… Arkadaş olarak bile kalamayacağız. Acaba bu nu mu demek istiyorsun?”
“Bunu inkâr etmeyeceğim. Eğer ikimiz de bunun en iyisi olduğuna karar verirsek, o zaman bu gereklidir.”
Ichinose, daha en başından arkadaş bile olmak istemediğini söyleyerek beni geri çevirebilirdi.
Eğer bu Ichinose için en kötü senaryoysa, bunun sebebi kendi muhakeme eksikliğinden duyduğu pişmanlıktı. Ona söylemek üzere olduğum şeylerse düpedüz acımasızcaydı.
“Önce bana söylemek istediğin bir şey var mı? Eğer yoksa, cevabımı vermeye hazırım.”
Gereksiz laf kalabalığı hoş karşılanmıyorsa, doğrudan konuya girmek en iyisiydi.
“Evet.”
Ichinose başını çevirmeden, belki de buna önceden hazırlanmış bir şekilde, onaylarcasına karşılık verdi.
“Yıl sonu özel sınavının sonucu, kaderindeki bir dönüm noktasıydı. Eğer sınıfın kaybetseydi, içinde bulunduğunuz durumdan toparlanmak neredeyse imkânsız olurdu. Kesinlikle kaybetmemeniz gereken bir mücadele olduğunu söyleyebilirdin. Ancak sonuç, Horikita’nın sınıfının zaferiyle noktalandı. Başka bir deyişle, A Sınıfına giden yol kapandı.”
“Doğru. Sanırım sınıfta hâlâ pes etmemiş pek çok kişi var ama bu imkânsız… çünkü seni yenemedim, Ayanokouji-kun. Bu yüzden herkesin hayallerini yerle bir ettim.”
“Doğru. Sınıfın yenildi. Çünkü sınıf lideri olan sen zayıftın. Üstlendiğin sorumluluk büyük. Herkes bu konuda seni suçlayabilir. Eğer mesele sadece buysa, kaishaku görevini yerine getirmek için buraya gelmeme gerek kalmazdı.”
Ichinose kıpırdamadı. Hazırlıklı olsun ya da olmasın, başını öne eğmiş bir şekilde yere bakıyordu.
“Yine de şaşırtıcı bir şekilde, sınıfını yeniden ayağa kaldırma şansın hâlâ var.”
“Bu tuhaf bir laf. A Sınıfı’na giden yol kapanmadı mı?”
“Kapandı. Sınıfın lideri olarak kaldığın sürece tabii.”
Ichinose’nin omuzları ilk kez irkildi.
“…Yani… Liderlikten çekilmemi mi söylüyorsun?”
“Sınıfın iyiliği için kazanmak istiyorsan, bunu bir an önce yapmalısın.”
“Anlıyorum… Ama durum buysa, o anın gelmesi uzun sürmeyecektir. Artık sınıfa liderlik edecek niteliğe ya da özgüvene sahip değilim.”
Dizlerini kavrayan ellerine yüklenen gücü hissedebiliyordum.
“Üzgünüm ama tek başına bu yeterli değil. Liderlikten ayrılman zaten şart ancak bunun ötesinde, o boşalan görevi üstlenip sınıfı zafere taşıyabilecek birinin gelmesi gerekiyor. Ancak o zaman sınıfın A Sınıfı olma potansiyelini yeniden kazanması mümkün olabilir.”
“Bize yol gösterebilecek bir lider mi? Aklında kim var… Kanzaki-kun mu?”
“Özel olarak aklımda biri yok. Şu an sınıfında geri dönüşü sağlayabilecek kapasitede kimse bulunmuyor.”
“Madem öyle, o zaman bu en başından beri imkânsız bir hikâye.”
“Eğer sınıfında kimse yoksa, o zaman başka bir sınıftan birini getirmeliyiz.”
“… Ne demek istiyorsun?”
“Senin sınıfına geçip yeni lider olacağım.”
Bu, üzerinde çalıştığım stratejilerden biriydi.
Stratejiyi Ichinose’ye açıkladım.
“Ayanokouji-kun, sen?”
“İyi ya da kötü, artık yeteneklerimi anlamış olmalısın. Horikita’nın sınıfıyla aradaki 500 puanlık farkın kapanması kolay bir mücadele değil ama onları bir yıl içinde rahatlıkla geride bırakabilirim.”
“Sonunda A Sınıfı’na yükselmişken, sırf daha alt bir sınıfa gelmek için bunu elinin tersiyle itecek misin?”
“Normalde anlaşılması zor bir fikir olabilir. Ama emin ol, eğer bu gerçekleşirse, tam da istediğin gibi mevcut sınıfının A Sınıfı olarak mezun olmasını sağlayabilirim.”
Dizlerine sarılmaya devam eden Ichinose, ilk kez başını kaldırdı.
Ağlıyor olabileceğini düşünmüştüm ama öyle değil gibi.
“Ah… Anlıyorum. Demek mesele buymuş…”
Bir şeyi fark etmişti. Yüzünde derin bir anlayış ifadesi belirdi.
Ardından Ichinose yavaşça bana baktı.
Belki de gözünde, onun sonunu getirmeye gelmiş bir cellat gibi görünüyordum.
“Önceden belirlenen plan, yıl sonu özel sınavında beni yenmendi, Ayanokouji-kun. Eğer ben kazansaydım, bu teklif yapılmazdı.”
Ichinose kazansaydı, sınıf puanları neredeyse dengede kalacaktı. Bu durumda, sınıf değiştirmeme gerek kalmazdı. Bu görüş, bu düşünce tarzı kısmen doğruydu.
“Bunun seçeneklerden biri olduğunu inkâr etmeyeceğim. Kazanarak benim varlığıma olan ihtiyacı ortadan kaldıran o gücü sergileseydin, bunu da memnuniyetle karşılardım.”
Bu, ‘kaishaku’nun ‘yardım etme’ eylemini gerçekleştirme niyetini gerçekten taşıdığım anlamına geliyordu.
“Anlıyorum… Ama bu, sınıfımız için hiç de fena bir anlaşma sayılmaz, değil mi? Benim yerime savaşıp A Sınıfı’nı hedeflemen… Buna sevinmeliyiz, Ayanokouji-kun.”
“Haklısın. Ama durumu tahmin etmişsindir, öyle değil mi?”
“Evet… İşin içinde bir şart olmalı, değil mi?”
Sadece Ichinose’nin liderlikten çekilmesi ve o pozisyonu benim devralmam, ‘kaishaku’ sayılmazdı.
“Senin sınıfına geçip A Sınıfı’ndan mezun olacağım. Ancak bunun karşılığında senin, yani Ichinose Honami’nin okuldan atılmasını şart koşuyorum.”
Tek isteğim buydu. Eğer bunu kabul ederse, anlaşma sağlanmış olacaktı.
“… Okuldan atılmam mı?”
Bu şartı duyan Ichinose ne düşünecekti?
Nasıl bir tepki verecekti?
Kurguladığım pek çok stratejinin kesişim noktasındaydık.
Sonucun ne olacağından bağımsız olarak, verilecek yanıtların nasıl bir seyir izleyeceğini öngörmüştüm ancak hangi yolu seçeceğimiz bizzat Ichinose’nin kararına kalmıştı.
“Üzgünüm. Yeterli özel puanım yok.”
“Endişelenme. Transfer işleminin kendisi zor değil. Elbette sahip olduğun tüm özel puanları bir araya getireceğiz. Ayrıca sınıf arkadaşlarından da puan toplayacağız. Eğer bu hâlâ yetmezse, birinci sınıflardan ödünç alabiliriz. Geri ödemeyi faiziyle yapacağımıza söz verirsek, borç vermeye istekli öğrenciler çıkacaktır. Sahip olduğun güvenilirlik sayesinde, faiziyle geri ödeme sözü vererek eksik puanları toplamak zor olmayacaktır. 20 milyonun tamamını toplayamasak bile, geri kalan kısmı nasıl temin edeceğimizi bulmak güç değil.”
Ve böylece, basit sınıf transferi gerçekleşmiş olacaktı. Sadece 20 milyon özel puan, A Sınıfını garantiliyordu.
“Bu gerçekleşebilse bile… tüm bunları yapmaktaki amacın ne, Ayanokouji-kun?”
“Bir keresinde bir mezun bana, akılda kalıcı bir öğrenci olmamı söylemişti. En azından artık her sınıfın lideri varlığımdan gayet iyi haberdar. Sadece liderler değil, diğer sınıf üyeleri de yavaş yavaş farkına varmaya başlıyor.”
Bu farkındalığın doğru ya da yanlış olmasının bir önemi yoktu.
“Bu transfer tamamlandığında, kesinlikle akılda kalıcı bir öğrenci olmamı sağlayacak.”
“… Doğru.”
“Bir yıl önce sana söylediklerimi hatırlıyor musun? Kendine sadık kalmanı…”
‘Bir yıl boyunca sınıf arkadaşlarınla birlikte, gidebildiğin yere kadar ilerleyeceksin. Yol boyunca mutlu anlar da olacak, hüzünlü anlar da. Ve sanırım kendini ezilmiş ve cesareti kırılmış hissettiğin zamanlar da olacak. Ama yine de sakın durma.’
Bir yıl önce ilettiğim o mesajın asıl anlamı buydu.
“Aynı zamanda sınıfın değerine zarar vermekten kaçınmak içindi. Böylece okulun belirlediği başlangıçtaki 40 kişilik mevcudu koruyabildiniz. Yani sen ayrılsan bile yerini bir başkası alabilir ve böylece üçüncü yıla yine 40 öğrenciyle başlayabilirdiniz.”
Sınıfın o ilk durumunu bizzat kendi ellerimle kontrol edip yönetiyordum.
“Çünkü işe temelden başlamanın en doğrusu olduğunu düşünüyorum.” diye ekledim.
“Eğer ben kalırsam sayı 41 olur… bu da dengeyi bozar.”
“Elbette tek sebep bu değil. Varlığın sınıf için bir engel teşkil ediyor. Sorun senin karakterin. Kontrol edemeyeceğim türden bir güce sahipsin.”
Şayet Ichinose bana karşı direnç gösterseydi, onu takip edecek olanlar sadece bir veya iki öğrenciyle sınırlı kalmazdı.
Bu durum, sınıfın olağan işleyişini sekteye uğratırdı.
“Anlıyorum… Harika, Ayanokouji-kun. Gerçekten de akla gelebilecek her senaryoyu hesaba katıyorsun.”
Yine de bu sapma, başlangıçta öngördüğüm gelecekten biraz farklıydı.
Sakayanagi ayrıldığından beri işler planlandığı gibi gitmemişti. Bu da gidişata müdahale edip rotayı düzeltmemi gerektirdi.
“Eğer kendi isteğimle çekilirsem, sınıf puanları daha da düşecek. Yine de kazanabilir miyiz?”
“Normal şartlarda mücadele etmek zor olurdu. 800 sınıf puanının üzerine çıkıp çıkamayacağımız tamamen okulun sunacağı ödüllere bağlı. Ancak az önce söylediklerin stratejinin kilit noktasını oluşturuyor. Eğer diğer sınıfların öğrencilerini gayri resmî yollarla okuldan ayrılmaya zorlayabilirsek, sadece kazandığımız puanlarla aradaki farkı kapatmakla kalmaz, aynı zamanda başkalarından puan alarak da bunu başarabiliriz.”
Kendi imkânlarıyla arkadaşlarını A Sınıfına taşıyamamıştı.
Sorumluluğu üstlenip kendi isteğiyle çekilirse, arkadaşlarının A Sınıfından mezun olmalarını sağlayabilirdi.
Yaşanan kayıp nedeniyle büyük bir sorumluluk hisseden Ichinose’nin önünde iki olası seçenek vardı.
Bu gerçekten de son yol ayrımı.
“Eğer gerçekten çekilirsem… Onları A Sınıfına taşıyacak mısın?”
“Söz veriyorum.”
Bu doğruydu.
Ichinose’nin sınıfını A Sınıfına taşıma niyetiyle pazarlık yapıyordum.
“O halde, ben…”
“Ama Ichinose, önce sana önemli bir şey söyleyeyim. Sınıfını kesinlikle A Sınıfına taşıyacağım ancak ben hariç diğer 39 sınıf arkadaşının hepsinin mezun olacağının garantisini veremem.”
“Ha?”
“Geri dönüş mücadelesinde ayağımıza dolanacak gereksiz yükleri taşıma lüksümüz yok. Eğer bir öğrencinin gereksiz olduğunu düşünürsem, doğal olarak onunla yolları ayıracağım. Sınıf puanlarındaki büyük farkı kapatmak için zayıf halkaları elemek en önemli önceliklerden biri. Şayet özel sınavlar aracılığıyla birini okuldan ayrılmaya zorlama fırsatı doğarsa, bunu hiç tereddüt etmeden kullanacağım. İster Amikura olsun ister Norihito, isterse sana yakın biri, hiç fark etmez, ayrım yapmayacağım. Tıpkı Horikita’nın sınıfındaki Maezono’ya yapmadığım gibi.”
Nitekim Maezono örneğiyle daha önce bir senaryo oluşturmuştum. Onu kullanmış ve okuldan ayrılmaya zorlamıştım.
Ichinose, hayal kurmaya yer bırakmayan bir geleceği bizzat hayal edebilirdi.
“Yine de okuldan ayrılacak olanlar 10 veya 20 kişi olmayacak. En fazla birkaç kişi aramızdan ayrılacak.”
Cevap iki seçenekle sınırlandı.
Bunlardan ilki, mevcut teklifimi kabul edip beni kendi sınıfına dahil etmesi ve ardından gönüllü olarak çekilmesiydi.
İkinci seçenek ise teklifimi reddedip nefretin körüklediği bir hırsla sınıf lideri olarak yoluna devam etmesiydi.
Hayır, aslında geriye tek bir seçenek kalmıştı.
Ichinose Honami sınıf arkadaşlarını yüzüstü bırakamazdı. %99 İhtimalle Ichinose yeniden sınıf lideri olarak ayağa kalkacak ve mücadeleye başlayacaktı.
O noktada, dört sınıf arasındaki savaşı zorla başlatmaktan başka çarem kalmayacaktı. Ne var ki, dört sınıf arasındaki dengenin sağlıklı bir şekilde korunması pek olası değildi.
Eğer yaşanacak olan buysa, o zaman yapacak bir şey yoktu.
Ancak bu cevapların hiçbiri benim istediğim türden değildi.
Aslında ben üçüncü bir cevap arıyordum.
Kendimi, bende bile olmayan üçüncü bir cevabı umarken buluyordum.
“Bu acımasızca, değil mi…?”
“Kesinlikle.”
Boşa dilenen bir dilekti bu.
Ichinose kısa süre içinde öfkeyle ayağa kalkacak ve savaşma kararı alacaktı.
Ben… bunu görmek istiyorum.
Bu, bir yıl önce Ichinose Honami’ye kaishaku’yu uygulamaya karar verdiğim gün onun içine yerleştirdiğim bir şeydi.
Bir insanın içindeki hem olumlu hem de olumsuz romantik duyguları kontrol etmenin tohumları…
Hayır, mesele sadece aşkla sınırlı değildi.
Yardım almak ve ihanete uğramak…
İyi niyetle karşılaşmak ve düşmanlık görmek…
Onunla, bu çelişkili duyguları harmanlamak amacıyla etkileşime girmiştim.
Kısa sürede Ichinose’nin içinde pek çok olumlu ve olumsuz duygu çalkantılı bir şekilde birbirine karışmıştı.
Durum zirve noktasına ulaşmıştı.
Şüphesiz, ihanetim yüzünden Ichinose’nin bana beslediği iyi niyet yerini başka duygulara bırakmıştı.
Psikolojide bu duruma ambivalans denirdi. (çn= çelişkili duygular hali.)
Ambivalans, özellikle de daha istenmeyen türdeki duyguların etkisini şiddetlendirirdi.
Beyaz Oda’dayken aldığım eğitimler sırasında bu kavramın varlığını öğrenmiştim.
Dolayısıyla, nefretle beslenen Ichinose’nin bundan sonra bana cephe alması son derece muhtemeldi.
Tek istediğim, yeni bir deney olarak nasıl bir değişime uğrayacağını yakından gözlemlemekti. Ve Ichinose, bu iş için gerçekten de mükemmel bir denekti.
Artık bana karşı, sevgi hislerini gölgede bırakacak kadar büyük bir nefret besliyordu.
Sevgi ne kadar derinse, nefret de o denli şiddetli olurdu. Bazen bu durum, hafife alınamayacak ve gerçeklik algısını kaybetmeye yol açabilecek kadar ciddi bir psikolojik hale dönüşebilirdi.
Yine de buna yeni bir deney denemezdi.
Nefreti körüklemek ve iradeyi kırmak…
Bunlar geçmiş deneylerde zaten uygulanmış ve sonuçları çoktan belli olmuş yöntemlerdi.
Benim asıl görmek istediğim ise farklı bir sonuçtu.
O, %1’lik bilinmezlik.
Bunu ummak çok mu fazlaydı?
“Ben… arkadaşlarımın canını kesinlikle yakmak istemiyorum.”
“O halde tek başına mücadele etmeye devam etmekten başka çaren yok.”
“Ama bu bizi kesinlikle A Sınıfına taşımaz.”
Böyle bir durumda bizi bekleyen tek şey, boşa geçecek bir yıldı.
“O halde, okuldan ayrılmayı ve işi bana bırakmayı mı seçeceksin?”
“Okuldan ayrılıp ayrılmayacağım… belki de beklediğin cevap budur, Ayanokouji-kun.”
Doğru.
Hiçbir şeyi inkâr etmemiştim.
“Ama… Sanki bunların hiçbiri asıl cevap değilmiş gibi hissediyorum.”
Sabırsızlıkla duymayı beklemediğim sözler, Ichinose’nin dudaklarından döküldü.
Beynimde yayılan o yoğun hissi gizleyemedim.
“İkisi de yanlış mı? Peki, sence doğru seçim ne?”
“Hiçbir arkadaşımı kaybetmek istemiyorum. Onları kaybetmeyi göze alamam.”
“Bu sadece bir ideal. Üstelik bencilce bir düşünce.”
“Evet, muhtemelen tek başıma yapabileceğim bir şey değil. Ama seninle, Ayanokouji-kun, bu gerçekleşebilir.”
“Okulu bırakmıyorsun ama yine de senin sınıfına geçmemi istiyorsun. Demek istediğin bu mu?”
Bunu sorduğumda Ichinose, bugün ilk kez gülümseyerek başını iki yana sallayıp reddetti. Ardından, kafasında kurguladığı o yolu dile getirdi ki aslında ortada böyle bir yok bile yoktu.
Kendi düşünceleriyle şekillendirdiği, dört sınıf arasında dengeyi sağlayacak bir yöntem sundu.
Benim de umduğum o %1’lik çözüme ulaşmıştı.
“Demek… demek bulduğun çözüm bu.”
“Yanılıyor muyum yoksa?”
“… Hayır.”
Sözcükler boğazımda düğümlendi ve hemen devam edemedim.
Ichinose’nin sınıf arkadaşları ona hayranlık duyuyor ve onunla birlikte A Sınıfını hedefliyorlardı.
Bu, mezuniyet sırasında hiç kimsenin ayrılmayacağını öngören tek ihtimaldi.
Artık bir lider olarak eksik olduğu yönleri kavramıştı.
Söz konusu sadece Ichinose’nin potansiyeli olsaydı, Horikita ve Ryuuen’i geride bırakabilirdi.
Eğer zihinsel zayıflığını tamamen aşıp saflığından kurtulabilseydi, gelecek yılın nasıl şekilleneceği gerçekten belirsiz olurdu.
Ichinose’ye yaklaştım ve elimi uzattım.
“O seçimi gerçeğe dönüştürmek için birbirimizle aramızda uygun bir mesafe bırakmalıyız. İletişim olmadan hiçbir şey başlayamaz. Elbette, itici güç nefret de olabilir. Benden hoşlanmana gerek yok.”
“Bu doğru değil, Ayanokouji-kun.”
Elimden tutarak ayağa kalkan Ichinose, bunu anında reddetti.
“Kendimi kapattığım o süre boyunca, senden defalarca kez nefret etmeye çalıştım. Ama bunu başaramadım. Aptalca olduğunu bilsem de sana duyduğum o sevgi dolu hisleri değiştiremedim. Ve bugün bile, üzerime yağdırdığın o acımasız sözlere rağmen, bu durum hâlâ değişmedi.”
Havaya bir narenciye kokusu yayıldı.
Kendini odaya kapatmış olan Ichinose’den burnuma böyle bir koku geliyordu. Karanlıkta, saçlarının parlak rengini fark ettim.
Belki de büyük bir yanılgı içerisindeyim.
Bugün her şeyi benim yönetip yönlendirdiğimi sanıyordum.
Oysa aslında… (çn= ayanokoujiyi mala çevirdi kraliçem.)
“Buraya geleceğimi biliyor muydun?”
“Evet, biliyordum. Ne durumda olduğumu, neler hissettiğimi kontrol etmek için kesinlikle gelecektin. Ne de olsa bu dürtüye engel olamazdın.”
Ichinose, saat ne kadar geç olursa olsun bugün onu ziyaret edeceğimden emindi.
Telefona gelen o duygusuz mesajlar.
Kilitlenmemiş kapı.
Temizlenmiş oda ve sanki birini beklermişçesine giyinmiş olması…
Tüm bunların anlamı, her şeyi hazırlamış olduğuydu.
Teklifimi önceden tahmin edebileceğini düşünmesem de yine de tam emin değildim.
Durumu tam olarak bilmese bile, Ichinose’nin her şeyi sezmiş olması hiç de imkânsız değildi.
“Çıkma yasağı saati çoktan geçti. Şimdi odadan çıkarsan birine yakalanabilirsin. Bu da planlarımızı sekteye uğratabilir.”
“Haklısın…”
“…Yani, seni suç ortağım yapmak zorunda kalacağım, tamam mı…?”
Hayal gücümün sınırlarını bir değil, tam iki kez aştı.
O gerçekten muhteşem.
“Beni nasıl suç ortağın yapmayı planlıyorsun?”
“Seninle aramda artık gereksiz sırlar kalmasına izin vermeyeceğim, Ayanokouji-kun. Bunu istemiyorum.”
Ichinose elimi tuttu.
Hiçbir şey söylemeden beni kuvvetlice çekti.
Ardından, sanki beni kendine daha çok yaklaştırıyormuş gibi, göğsümden sertçe itti.
‘Yatağa otur’
Ondan böyle bir niyet sezdim ve oturdum.
Hayır, daha doğrusu oturmam sağlandı.
Karşımda duran Ichinose, yukarıdan bana bakıyordu.
“Sanırım artık Karuizawa-san’ı daha iyi anlıyorum.” (çn= ben de ayanokoujiyi anlamak istiyorum.)
“… Ne demek istiyorsun?”
“Muhtemelen senin o karanlığına dokundu, kurtuldu ve sonra tekrar cehennemi gördü. Ve sen, bunun onun için gerekli olduğunu düşünüyorsun.”
“Belki.”
“Bu epey tek taraflı bir durum, değil mi? Sonuçta bir kurtuluş sağlasan bile, kimse bu yöntemin doğru olduğunu söyleyemez. Önce karşındaki kişiyi kendi başına incitip kırıyor, sonra da onu onarıyorsun.”
Ichinose, Karuizawa ile ayrıldığımızı bilmiyordu. Yine de olayların gidişatından, ondan ayrılmaya niyetli olduğumu anlamıştı.
“Ben de öyleyim, değil mi? Tıpkı Karuizawa-san… hayır, tıpkı diğer öğrenciler gibi. Hepimiz senin avucunun içinde oynatılıyoruz.”
Ichinose’nin gözleri çok güzeldi.
Berrak ama bir o kadar da karanlık. Hem güçlü hem zayıf ve bir o kadar da keskin.
Çeşitli değişimler geçiren gözleri, şimdi çok daha yoğun bir şekilde parlıyordu.
Ne açık ne de koyu.
Tanımlanması güç, tahminlerimin ötesinde bir renkteydiler.
“Sen…”
İki omzumdan birden kavrandım ve üzerime uygulanan bir güçle geriye doğru itildim.
“Ayanokouji-kun, madem beni kullanıyorsun, o halde benim de seni kullanmaya hakkım var, değil mi?”
“En azından, buna itiraz etmeye hakkım yok.”
“Sana olan hislerim değişmeyecek. Onları unutamam. Aksine, seni öylesine çok görmek istiyordum ki… Sınıf arkadaşlarımdan ya da ailemden herhangi birinden çok, aklımda sadece sen varsın. Ama Ayanokouji-kun, sen farklısın. Bana bakmıyorsun. Daha geniş bir perspektiften, sadece kendini düşünerek hareket ediyorsun.”
Gerçek hislerimi fark eden Ichinose gülümsedi. (çn= bizim bir rahmetli mesela kek 1 vardı. Çok güzel nasihatleri vardı. Bir tanesini izninizle söyleyeyim. Kelebek bu, ota da konuyor boka da.)
“Sanırım bunda bir sakınca yok ama seni affetmeyeceğim. Tıpkı senin, iznim olmadan varlığını kalbime derinlemesine kazıdığın gibi, ben de kendi isteğimle varlığımı senin kalbine derinlemesine kazımak istiyorum.”
Ichinose’nin yatağının üzerindeki ellerime bir ağırlık bindi ve yatak hafifçe gıcırdadı
Elleriyle benimkileri kavrayıp hareket ettirdi.
Normalde doğrudan duyamayacağım o kalp atışları, ellerim aracılığıyla bana iletiliyordu.
Son derece gergin bir halde olduğu belliydi.
Kalp atışları çok hızlıydı ve sakinlikten eser yoktu.
Pencerenin dışında yağmur cama vuruyor, çılgınca dans ediyordu.
“Karuizawa-san’a korkunç bir şey yapıyorsun. Eğer öğrenirse… kesinlikle çok üzülürdü, değil mi?”
“Üzgünüm ama buraya gelmeden önce Karuizawa’dan ayrıldım. Gece vakti bir kızın odasında olduğuma göre, risk yönetimini çoktan halletmiş durumdayım.”

Yine de bu durum, aslen onun beni nefret duygusuyla tuzağa düşürmüş olabileceği düşüncesinden kaynaklanıyordu.
“Anlıyorum. Son zamanlarda odamdan pek çıkmıyordum, o yüzden haberim yoktu.”
Şaşırtıcı değildi. Bu gerçek ne geçen hafta ne de dün ortaya çıkmıştı. Her şey bugün, yani 30 Mart’ta yaşanmıştı.
“Yani bunu yapmak bile, durumu bir tehdit aracına dönüştürmeyecek.”
Ichinose’nin varlığı görüş alanımı tamamen kapatmış, etrafı bir karanlığa büründürmüştü.
“Seni tehdit etme niyetinde değilim.”
Kulağıma fısıldarken yanakları kızarmış olan Ichinose, kendinden emin duruşunu bozmadı.
Dudaklarını benimkilere bastırdı.
Hareket hızlı gerçekleştiği için dişlerimiz hafifçe birbirine çarptı ve Ichinose biraz irkildi.
“Üzgünüm, bu konuda pek iyi değilim. Bu benim ilk öpücüğüm…”
Bunu söyledikten sonra dudaklarını yavaşça ve dikkatle benimkilerin üzerine yerleştirdi.
“Böyle mi olmalı? Doğru yöntem bu mu?”
“Evet…”
“Kaçmayacak mısın?”
“Öyle bir seçeneğim yok. Burada zorla kaçmaya çalışmak daha riskli olur.”
Ichinose, kaçamayacağımdan emin olmak konusunda kesin bir kararlılık sergilemişti.
Eğer kendimi zorla kurtarmaya çalışsaydım, bu durum en kötü ihtimalle bir arbedeye yol açardı.
Gece geç saatte kızların kaldığı yasaklı kata giren bir çocuk…
Basit bir uyarı yeterli olmazdı.
Ichinose’nin kararlılığı buydu.
O halde, ben de bu kararlılığa karşılık vermeliydim.
Ichinose’nin kıyafetlerine uzandım ve onları çıkarmaya başladım.
Bir anlık tereddütle vücudu kasıldıysa da kısa sürede gevşedi ve üzerindekileri kendi çıkardı
Bu durum artık mantık sınırlarını çoktan aşmıştı.
İşin içine çekilmiştim.
O odaya adım attığım andan itibaren, geri dönüş yolum çoktan kapanmıştı.
Ama aynı zamanda, onun bu bilinmez cazibesi beni kendine çekiyordu.
Öğrenme ihtiyacımın sona erdiğini sanıyordum.
Ancak belki de her şey daha yeni başlıyordu.
Odada sadece ikimiz baş başayken, gece giderek koyulaşıyordu.
Bu, sevgili olmaya başlama ritüeli değildi.
Öyle olsaydı, daha en başından yürümezdi.
İhtiyaç duyulan ve ihtiyaca muhtaç olan arasında yapılan mutlak bir antlaşma.
Gecenin karanlığında antlaşmaya bağlı kalırken, durmaksızın birbirimizi tükettik.
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmından bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Fate/Zero, Tavşan Kostümlü Senpai’m ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.
Tam piç mk
Bu bölümleri az çok animede işleyebilirler mi bilemiyorum,arisu ve kei nin sahneleri de ha keza,ama işlerlerse helal olsun vbvhjkl
BUNE OLUMMM BUNE BİRBİRİNİZİ NASIL TÜKETTİNİZ
Bu bölüni arkadaşa özellikle sordum son cümleyi o da cevaplayamadi. Bi de 3 ay önceden bu cildi konuşurken bana bu bölümü ben çevireceğim demişti.
nasıl cevaplayamadı. dedik ya ‘bu işler +18 devrem’ diye.
Vay be çok zevkli ya her bölüm y3 e olan beklentim artıyor yazar zevki arşa çıkaracak belli ki
Sınavlara çalışırken rahmetli olmuşuz aw
bitti bu yenisini at