Elitler Sınıfı - Cilt 24 - Bölüm 17
Cilt 24 — Bölüm 17 — Strateji Toplantısı
Herhangi bir yere sapmadan kafeye vardık.
“Biraz bekleyin lütfen. Ne içeceğime bir saat kadar karar vermem gerekiyor.”
“Bir saat sürmesin. Ciddiyim, bir saat sürmesin.”
Morishita, Hashimoto’nun terslemesine karşılık sırıttı.
“Şaka yapıyorum ama lütfen biraz bekle. Mideme ne istediğini bir sorayım.”
Gerçekten de sorulacak doğru yer mide mi?
Bu durumda beyne sorman daha mantıklı olur gibi ama…neyse boş ver.
Arkamızda, kafeye gelen bir çift birinci sınıf öğrencisi vardı.
Sıraya girmeye başlasalar da muhtemelen Morishita’nın kararsızlığı yüzünden durup menüye bakmak için bir adım geri çekildiler.
“Sırayı aksatmadan kararını ver.”
“Anlaşıldı. Sanırım bugün matcha latte alacağım.”
“O zaman hepimizinkini ben sipariş ederim. Sen git arka tarafta bize yer bul.”
Okuldan hemen sonra kafeye geldiğimiz için masaların yüzde doksanı hâlâ boştu.
Neredeyse istediğimiz her yere oturabilecekmişiz gibi görünüyordu. Bu yüzden ben de geçen seferki yerin aynısını seçmeye karar verdim.
Hashimoto tezgâhta içeceklerimizi beklerken, Morishita’yla birlikte yerlerimize geçtik.
“Yamamura Miki’yi de çağırmayacak mısın? Kendisini oksijene benzeterek, tıpkı karbondioksitten daha hafif olan oksijen gibi olduğunu, sadece istediğin zaman içine çekip dışarı verdiğin, tüm olayı bundan ibaret olan bir şey olduğunu söyleyip kendisini küçümsüyordu.”
“Yamamura, kendisi hakkında böylesine sert ve aşağılayıcı bir yorum yapmaz.”
Bu, ancak Morishita kadar eksantrik birinin söyleyebileceği türden bir sözdü.
“Aslında bu yorumu bizzat ben yapmıştım ama o kesinlikle endişeli.”
“Yamamura’yı çoktan uyardım. Bir süreliğine benden uzak durması daha iyi olur.”
Başka sınıfa transfer olmamla birlikte her gün pek çok öğrenci yanıma gelmeye başlamış ve epey dikkat çeker hale gelmiştim.
Asılsız söylentilerden doğruluğu kanıtlanmış bilgilere kadar, her türden dedikodu ortalıkta dolaşıyordu.
“Yamamura Miki gibi pek dikkat çekmeyen biri için bile bu durum kesinlikle sorun yaratabilir. Sen de onun değerini, zaten zar zor göze çarpan biri olduğu için bilerek düşürmeye gerek olmadığı düşüncesiyle bu kararı verdin.”
“Değer, ha? Sanırım buna böyle de bakılabilir ama bu, bir arkadaşı düşünerek yapılmış bir hareket.”
“Eh, madem öyle diyorsun…”
Eğer ondan isteseydim, Yamamura muhtemelen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırdı.
Ne var ki dikkatleri üzerine çekmek onda gereksiz bir strese yol açabilir ve onu duygusal açıdan incitebilirdi.
“Yani, Yamamura Miki öne çıkmak isterse, bunu yapmasında bir sakınca yok mu?”
“Elbette yok. Ona zorluk çıkartmayacak bir hızda kendini gösterme konusunda özgür hissetmeli.”
“Ne kadar da naziksin. Ya da daha doğrusu, ne kadar da soğukkanlısın.”
Yamamura, Sakayanagi ile yakınlık kurmuş, sonucunda ise düşüncelerini yavaş yavaş değiştirmeye başlamıştı.
Onu hemen bir araç olarak davranmaya zorlasaydım, bu durum onun kendi kalbini hızla kapatmasına yol açabilirdi.
Eğer böyle olsaydı, sınıfın gözü ve kulağı olarak görevini layıkıyla yerine getiremezdi.
Onu aşırı zorlayıp yıpratmak aptallık olurdu.
Başından beri Yamamura’dan istikrarlı ve tutarlı bir şekilde yararlanan Sakayanagi’nin aksine ben, işe önce onun zihnini geliştirerek başlamak istiyordum. Bu sayede, onu daha rahat kullanılabilecek bir kaynağa dönüşmesini sağlayabilirdim.
Morishita’nın Yamamura’yı nasıl gördüğü belirsiz olduğundan, konuyu hiç açmamak daha güvenliydi.
“Asıl ben sana aynısını sormalıyım. Yamamura ile iyi geçinmeyecek misin?”
C Sınıfına geçtiğimden beri Morishita ile Yamamura’nın etkileşime girdiğini hiç görmemiştim.
Yamamura ona bakışlar atıyor ve Morishita’nın yanındayken huzursuz görünüyordu. Ancak onunla etkileşime girmeye isteksiz biri gibi de durmuyordu.
“Benimle fazla içli dışlı olmamak daha iyi. Bu durumun sonu, onu sadece korkunç bir kadere sürüklemek olur. Onun gibi hassas bir varlık muhtemelen mahvolur.”
“Ne dediğini hiç anlamıyorum. Yani benim içli dışlı olmamda bir sakınca yok mu demek istiyorsun?”
“Senlik bir sorun yok, Ayanokouji Kiyotaka. Darbelere dayanaklı birine benziyorsun.”
Edindiği izlenim muhtemelen yanlış değildi ama yine de biraz tedirgin edici bir his veriyordu.
“Hey, siz ikiniz tartışmaya bensiz başlamadınız, değil mi?”
Hashimoto elinde üç bardakla hızla geri döndü.
“Merak etme. Tartışma çoktan bitti.”
“Güzel. O zaman en baştan başlayalım. İlk olarak, sınavın ayrıntılarını tekrar kontrol edelim.”
Bunun bir yalan olduğunu fark etmiş gibiydi. Yerine oturur oturmaz konuyu açmaya hazırlandı.
Telefonunu çıkardı ve özel sınavın kurallarını ekrana getirdi.
“Ben sadece dinleyeceğim, o yüzden lütfen bensiz başlayın.”
Bunu söyledikten sonra Morishita dinleyici rolünü üstlendiğini belirtti ve matcha latte bardağına bir pipet yerleştirdi.
“O zaman, aklımdan geçenlerle başlayayım. Dürüst olmak gerekirse, özel sınavın daha üçüncü yılın başından itibaren bire bir formatta yapılması beni şaşırttı. Oysa daha geçen okul yılının sonunda karşı karşıya gelmiştik.”
Hashimoto, açıklamayı duyduktan sonraki samimi düşüncelerini dile getirdi.
Yeni bir sınıfta olduğum düşünülünce, böylesi bir başlangıç o kadar da kötü sayılmazdı.
“Aynen öyle. Üstelik, üst sınıflar ve alt sınıflar net bir şekilde ayrılmış durumda. Görünüşe göre bu, biz üçüncü sınıflar arasındaki durumu değerlendirdikten sonra aldıkları bir karar.”
Bu, üst sınıflar ile alt sınıflar arasındaki uçurumu kapatmak için harika bir fırsattı. Ancak bu durum, doğal olarak uçurumu daha da genişletme riskini de beraberinde getiriyordu.
“Şahsen, ittifaka daha en başından istikrarsız bir şekilde başlamak zorunda kalmadığımız için mutluyum. Sınıf buna kaçınılmaz olarak direnirdi. Ve eğer gerçekten de direndikleri bir durum oluşsaydı, daha başında bir yenilgiye hazırlıklı olmamız gerekirdi. Bunu düşünmek bile korkutucu.”
Neden böyle hissettiğini anlıyordum.
Ancak kendi hallerine bırakılsalar bile, günün birinde bu sınıfın Ichinose’nin sınıfıyla karşı karşıya geleceği bir an mutlaka gelecekti.
Bense tam tersini düşünüyordum.
Ichinose ile en başında çatışmaya girmek daha iyi olur.
Üstün akademik yeteneklere sahip biri olarak, üstelik sınıfa da yeni transfer olmuşken Ichinose’ye bilerek yenilmek, Horikita ve Ryuuen’de bir şeylerin ters gittiğine dair bir izlenim uyandırırdı.
Onlar üzerinde çok daha büyük bir etki bırakabilirdim. İşte bu yüzden, böylesi bir fırsatı kaçırmışım gibi hissediyordum.
Kaybetmek sadece kaybetmekten ibaret değildi.
Yenilgiye bir anlam yüklemek, ona değer katabilirdi.
Böylece bu durum, verimli bir yenilgiye dönüşebilirdi.
Sohbet başladıktan kısa bir süre sonra kafe kalabalıklaşmaya başladı.
Daha önce siparişlerini vermiş olan birinci sınıf öğrencisi genç bir kız ve bir erkek, ellerinde buzlu kahveleriyle bizim yanımızdaki masaya oturdular.
“Sınavın detaylarını umursamıyorum.”
Sessiz kalma konusundaki sınırlarına hızla ulaşan Morishita, pipetini ısırırken homurdandı.
Pipeti birkaç kez ısırdığından, ucu yassılaşmıştı.
“İyi de o zaman neden buraya geldin ki?”
“Hashimoto Masayoshi, az önceki düşüncesiz çıkışın yüzünden Ayanokouji Kiyotaka adına endişelendim. Tüm sınıfın önünde, kimseden izin almadan oldukça cüretkâr bir beyanda bulundun. Peki, bu gerçekten sorun olmayacak mı? Rakiplerimize ceza puanları verirken, kendi sınıf arkadaşlarımızı bu cezalardan ustalıkla korumak elbette ideal olan taktik. Ancak bunu uygulamak hiç de kolay değil. Sonuçta rakiplerimiz de aynı şeyi düşünüyor ve onlar da kafa patlatıyorlar.”
Yüksek akademik yeteneğe sahip öğrenciler yüksek puan alabilseler de ceza puanına maruz kalmaları muhtemeldi.
Buna karşılık, düşük akademik yeteneğe sahip öğrencilerin ceza puanına maruz kalma olasılıkları daha düşüktü ancak onlardan da yüksek puan almaları beklenemezdi.
“Endişelenme Morishita, her şey yoluna girecek. Shimazaki de en azından akademik yetkinliğimizin bize bir avantaj sağladığını söyledi. Yani, bazı ceza puanları alsak bile yine de açık ara önde olacağız Tahminlerimizin biraz şaşması kaçınılmaz bir durum. Ama eğer sınavı kazanırsak, bir sonraki sınavda da muhtemelen Ayanokouji liderliğinde devam ederiz.”
Hiç ceza puanı almadan yüzde yüz doğruluk oranına ulaşmak neredeyse imkânsızdı.
İster doğrudan bakmaya çalışayım ister farklı açılardan ele alayım, bu sınavda rakibi çözümleme konusunda kesin bir cevap yoktu.
Ne kadar analiz edersek edelim, doğruluk oranımız %1 ile %99 arasında kalacaktı.
Elbette, içeriden sızıntılar gibi beklenmedik gelişmeler durumu değiştirebilirdi. Ancak üçüncü yılımıza girdiğimiz şu noktada, bu tür safça senaryoların gerçekleşmesi pek olası değildi.
“Cezalarımız tamamen boşa gitse bile, bu zafer kesinlikle önemli bir kazanım getirecektir. Başlangıçta seni reddetmeleri için hiçbir neden kalmayacağından, bir sonraki sınavı sana emanet etme ihtimalleri hâlâ var diye düşünüyorum. Yine de rakibimizin küçük grup savaşlarındaki katılımcılarına gelince… Yeteneklerini kanıtlayabilmen için rakip temsilcilerden en az üçünü vurman iyi olacaktır.”
Eğer kimseyi başarılı bir şekilde vuramazsam, Shimazaki gibi öğrencilerin şüpheci yaklaşımlarını değiştirmelerini sağlayamazdım.
“Eh, bu, rakibimizin düşüncelerini doğru bir şekilde okuduğunun kesin kanıtı olurdu. Dolayısıyla bunu görmezden gelemeyiz.”
Küçük grup savaşlarına yalnızca beş öğrenci katılabiliyordu.
Başlangıçta yüz ceza puanlık bir temelimiz vardı. Bu da beş kişiye yirmişer puanlık önemli birer ceza verebileceğimiz anlamına geliyordu.
Rakibimizin kırk kişilik sınıfından rastgele seçilen üç katılımcıyı hedef alma olasılığımız yüzde birin altındaydı.
İşte bu yüzden, rakibi çözümlemek sınavın kritik ve değerli bir parçası haline gelmişti.
“Düşününce, üç biraz zor görünüyor. İkinin bile yeterli olduğunu düşünüyorum.”
Hashimoto, az da olsa bir isabet göstermenin bile sınıfın izlenimini değiştireceğini düşünüyor olmalıydı.
Gelişigüzel bir şekilde iki kişiyi doğru bilmeyi önerdi. Ancak bu durumda bile olasılık hala %10’un altındaydı.
Bu, yüksek sayılabilecek bir ihtimal değildi.
“İşi başkasına bıraktığına göre epey rahatsın, değil mi? Benim duymak istediğim senin düşüncelerin, Ayanokouji Kiyotaka. Hiçbir ipucunun olmadığı bir durumda, rakibinin hangi öğrenciyi aday göstereceğini nasıl tahmin edeceksin?”
“Şu an bu konuda bir şey söyleyemem. Burada rastgele bir şey söyleyip de bunun ciddiye alınarak kabul edilmesi başımı ağrıtabilir.”
“Vay vay, şimdiden savunmaya geçtin bile. Bu, gelecek adına pek hayra alamet değil.”
“İnkâr etmeyeceğim. Yine de mevcut durumla ilgili başka düşüncelerin varsa, onları da duymak isterim.”
Sohbetin akışını kendiliğinden devam ettiren Hashimoto’dan bunu istediğimde, memnuniyetle başını salladı.
Muhtemelen, düşüncelerini dile getirmenin iyi bir fikir doğuracağını umuyordu.
“O hâlde, iki hedefi vuracağımız varsayımıyla ilerleyelim, tamam mı? Hedeflerimizi geniş bir alana yaymanın, yani on kişiye onar ceza puanı atamanın en iyisi olacağını düşünüyorum. Eğer hedefi sadece küçük grup savaşlarına katılabilecek beş öğrenciyle sınırlandırırsak, ıskalama ihtimalimiz artar ve bu da canımızı yakar. Üstelik on puanlık bir avantajla sınıfımızın kazanma şansı oldukça yüksek olur. Karşı sınıfta baş etmesi zor olan öğrenci sayısı da zaten bir elin parmaklarını geçmiyor.”
Hashimoto’nun da belirttiği gibi, Ryuuen’in sınıfında akademik yetenek açısından B+ veya üzeri seviyede olan öğrenci sayısı ne yazık ki çok azdı.
Bu tanıma uyan kişi sayısı altıya bile ulaşmıyordu.
“Kendine güvenmiyorsan, en azından bu kadarını yapman gerekir.”
“Demek hemfikirsin, Morishita.”
“Eh, sonuçta bu, işin en temel noktası.”
“O halde sadece hücumu değil, savunma stratejimizi de düşünmemiz gerekiyor. Sınıfımızdaki akademik sıralamaya dair bir fikrin var mı?”
“ÖYD verilerinden ve son iki yılda yaşananlardan yola çıkarak bir fikrim olduğunu düşünüyorum.”
“Tamamdır, bundan sonra son iki yıla dair kendi öznel gözlemlerimi de seninle paylaşacağım. Bunları bir referans olarak kullanabilirsin.”
“Bu gerçekten çok işe yarar. Herkesin güçlü ve zayıf yönlerine dair ince detaylara tam olarak hâkim değilim.”
Bu özel sınavda ne kadar işe yarayacağı belirsiz olsa da ilerleyen aşamalarda zaman kazandıracağı kesindi.
“Sınıfımızdan kimi seçeceğimiz konusuna gelince, temel olarak akademik yeteneği yüksek öğrencileri seçip araya birkaç sıra dışı isim eklememiz gerektiğini düşünüyorum.”
“Öyle mi? Yani bu, ceza puanlarının bir kısmını üstlenmeye hazır olduğun anlamına mı geliyor, Morishita?”
“İşi sağlama alıp akademik başarısı düşük veya orta seviyede olan öğrencileri seçmek… Eğer karşı taraf bu stratejimizi fark ederse bize büyük zarar verir. Öte yandan, akademik başarısı yüksek öğrencileri gönderirsek ve bu durum gözden kaçarsa, o zaman kazançlı çıkarız.”
Dirseklerine yaslanmış ve ikna olmuş görünen Hashimoto’nun aklında belli ki başka düşünceler vardı.
“Bence katılımcılarımızı, daha düşük yetenek seviyesindeki öğrenciler arasında dağıtmalıyız. Ayrıca, akademik açıdan yüksek yetenekli olanları not etmekte fayda var. Ben olsam, hedefi tutturamama ihtimalim olsa bile yine de onları hedef alırdım. Hayır, belki de riski göze alıp tüm puanları sadece onların en başarılı olanlarına verirdim.”
Özel sınavdaki küçük grup mücadelelerine ilişkin her iki tarafın fikirleri birbiriyle çelişiyor gibi görünüyordu.
Her iki fikrin de geçerli yönleri vardı.
Ne var ki sonuç olarak, seçilebilecek yalnızca üç tür kadro düzeni mevcuttu.
Yüksek yetenekli öğrencileri, düşük yetenekli öğrencileri ya da bu ikisi arasında bir dengeyi tercih edebilirdik.
“Ayrıca, rakibin ilave ceza puanları satın almaya karar vermesi hakkında da endişelenmemiz gerekiyor. Niceliğe odaklandıkları bir stratejiyle hedeflerini yirmi ya da otuzumuza kadar genişletmeleri başımızı epey ağrıtır.”
“Kişisel Puanları gerçek bir mühimmat gibi kullanmak, ha? Riskli bir hamle olsa da Ryuuen böyle bir adım atmaya hazır olabilir.”
Küçük grup savaşlarında yer alan tüm öğrencileri başarıyla hedef alabilirlerse, dezavantajlarını önemli ölçüde hafifletebilirlerdi.
Ek ceza puanı satın alabilme imkânı, belki de bu özel sınavın en ilginç unsuruydu.
Normal şartlar altında akademik farkları kapatmak hiç de kolay değildi. Dolayısıyla Ryuuen’in sınıfının kazanma şansı neredeyse yoktu.
Ancak tüm sınıf mücadelesinin iki, küçük grup mücadelelerinin ise beş puan kazandırdığı bir sistemin yanı sıra bir de ceza puanı kuralı mevcuttu.
Temsilcilerimizi tahmin etme konusunda başarılı olurlarsa durumu eşitleyebilir, üstüne bir de ek ceza puanları satın alarak ibreyi kendi lehlerine çevirme şanslarını belli ölçüde kontrol altına alabilirlerdi.
Kazanmayı beklediğimiz bir sınav olsa da şaşırtıcı bir şekilde, rakiplerimizin de değerlendirebileceği fırsatlar vardı.
“Eğer en yüksek puan alan öğrencilerimizin hepsine yirmi puanlık bir ceza verirlerse bu gerçekten kötü olur, değil mi?”
“Kazanma şansımız ciddi anlamda düşer. Yine de böylesine saçma bir hamleyi gerçekleştirebilmeleri için, Kişisel Puanlarını sanki su içer gibi harcamaları gerekir.”
Fazladan yirmi puanı düşürmek, bir milyon Kişisel Puan daha harcamayı gerektirirdi.
C Sınıfında B+ veya üzeri değerlendirmeye sahip on iki kişi bulunduğu göz önüne alındığında, başlangıçtaki yüz puan düşüldükten sonra bile toplam maliyet yedi milyona ulaşıyordu.
“Neredeyse on milyon harcayıp yine de kaybetmek… Bunun gülünecek bir tarafı yok.”
Evet, zaferle ayrılırlarsa bir nebze olsun rahatlayabilirlerdi ancak kaybetme riskini de göz önünde bulundurmaları gerekiyordu.
Bu sınavda kazanma ihtimallerini ne kadar artırırlarsa, o kadar çok mali güçlükle karşılaşacaklardı. Bu da gelecekteki başarı şanslarını olumsuz etkileyecekti.
“Ryuuen bu durumu nasıl yönetecek? Hamlelerini tahmin edebiliyor musun?”
Hashimoto, söyleyeceklerimi duymak için sabırsızlanıyordu.
Buradaki performansım sınıf içindeki konumumu sağlamlaştıracaktı. Bu yüzden benden sıra dışı bir yanıt bekliyordu.
“Ryuuen’in stratejisi—”
Cevap vermeden önce, düşündüğümü belli etmek için küçük bir es verdim.
“Bu konuda hiçbir fikrim yok.” diye devam ettim.
“…Yani sen de henüz bir şey bulamadın.”
“Kötü oldu. Görünüşe göre Ayanokouji Kiyotaka’nın aklına henüz parlak bir fikir gelmemiş.”
“Sınava daha vakit var. O zamana kadar, kazanmamızı sağlayacak bir strateji geliştirmem yeterli.”
“Kestirme yol yerine uzun yoldan gitmeyi tercih ediyorsun demek, ha? Eh, nihayetinde Ayanokouji bir tanrı değil.”
İçten içe huzursuz olduğu belli olan Hashimoto, dışarıdan gayet sakin görünüyordu.
“Ayrıca, bu özel sınavdaki küçük grup mücadelelerine katılmaya hiç niyetim yok.”
“İstediğini yapmakta özgürsün ama bunun bir sorun yaratmayacağından emin misin? Sınıf değişikliği hakkında konuşurken, sınıfımızda kabul görmek için yeteneklerini açıkça ortaya koyman gerektiğini bizzat sen söylemiştin, Ayanokouji. Kendine güvenin eksik değil, değil mi? Akademik Yetenek kategorisinde nadir görülen A-san?”
“Sence Ryuuen bana dikkat kesilmeyecek mi?”
“Şey, Ryuuen’in gözünün senin üzerinde olduğu doğru.”
“Normal şartlarda insanlar senin de katılacağını varsayardı, Ayanokouji Kiyotaka. Dolayısıyla sana ceza puanları verilmesi de gayet olağan karşılanırdı. Eğer aptallık edip ortaya çıkarsan, doğrudan hedef haline gelirsin. Bir ya da iki ceza puanı belki idare edilebilir ama otuz-kırk puanla kazanma şansın neredeyse hiç kalmaz. O yüzden, sırf zaferi garantilemek uğruna gerçekten o kadar ileri gidip gitmeyecekleri konusunu şimdilik bir kenara bırakalım.”
Kusursuz bir puan alınsa bile, kırk ceza puanı toplamı altmışa düşürürdü.
Kaneda, Hiyori veya Katsuragi seviyesinde olmayanlar dahi kazanmak için iyi bir şansa sahip olabilirdi.
“Ryuuen’in bana birden fazla ceza puanı verme ihtimali yüzde seksen ile yüzde doksan arasında. Benim katılmama gerek yok.”
“Anlıyorum. Ryuuen’in sana ceza puanı vereceğini varsayıyorsun.”
“Evet. Sözlü olarak nasıl bir yanıt verirse versin, neredeyse kesinlikle bunu yapacaktır.”
“O hâlde konuyu daha fazla zorlamamak daha iyi olabilir. Ryuuen’in hamlesinin boşa çıkması içimizi rahatlatır.”
“Daha sonra geldiğinde, konu hakkında ne düşündüğünü sormak ilginç olabilir.”
“Ha? Geldiğinde demekle neyi kastediyorsun?”
“Ryuuen.”
Ben onun adını andığımda, Hashimoto hızlıca etrafına bakındı.
“…O burada değil, değil mi?”
“Henüz değil. Ancak içeride bir hareketlilik var, yani bu sadece an meselesi.”
Bakışlarımı kafenin bir köşesine çevirdiğimde, Hashimoto ve Morishita da o tarafa baktılar.
Bizi izlemekte olan Komiya ve Yamawaki, sanki tesadüfmüş gibi yaparak hızla başka yöne baksalar da muhtemelen çok geçti.
“Demek bizi gözetliyorlardı. Aramızdaki mesafe yüzünden onlardan endişelenmiyorum.”
Hashimoto yalnızca olası bir kulak misafiri olma durumuna karşı temkinliydi.
Ancak bu açıdan bakıldığında, artık çok geçti.
Hemen yan masada oturan, biri erkek diğeri kız iki birinci sınıf öğrencisi, kafedeki molalarını bitirip ayağa kalktılar.
İkisinin gidişini izlerken, Morishita kafa karışıklığıyla başını yana eğdi.
“O birinci sınıf öğrencileriyle ilgili bir durum mu vardı?”
“Onlar da Ryuuen tarafından gönderilen yeni öğrencilerdi.”
“Ne? Ciddi misin?”
“Evet. Doğal görünmeye çalıştılar ama telefonlarını masanın kenarına, bize daha yakın olacak şekilde ve ekranları aşağı bakacak biçimde yerleştirdiler. Ya ses ya da görüntü kaydı yapıyorlardı. Bir arama gelmesi durumunda ekran aydınlanacak ve bizim bunu görme riskimiz doğacaktı. Cinsiyetleri ne olursa olsun, normalde insanlar telefonlarını üzerlerinde ya da ellerinin altında tutarlar ve sık sık kontrol ederler. Ancak Takikura adlı o kız, konuşmalarına ara verdiklerinde bile telefonuna dokunmadı.”
“Kahretsin, daha şimdiden, bu kadar kısa sürede birinci sınıfları avucunun içine almış.”
“Okula başlayalı henüz bir hafta bile olmadı. Bu süre zarfında Ryuuen, gözetleme ağını genişletmek için birinci sınıflarla temasa geçiyordu.”
Hashimoto temkinli olsa da birinci sınıf öğrencileri doğal olarak onun radarının dışındaydı.
“Bu tür şeylere gayet hakimsin, Ayanokouji Kiyotaka.”
“Ortaokul kayıtlarına dayanan bilgilerden ibaret olsa bile, isimleri ve yüzleri ÖYD sisteminde mevcut. Yayınlandıkları gün hepsine tek tek baktığımdan emin oldum.”
“Bu, o ikisinin neden şüpheli göründüğünü açıklayabilir. Ancak tek başına bu, onların Ryuuen Kakeru tarafından görevlendirilmiş kişiler olduğuna dair kesin bir kanıt sayılmaz. Belki de sadece telefonuna dokunmamıştır ya da telefonun konumu tesadüfen öyle denk gelmiştir. Bu ihtimalleri tamamen göz ardı etmememiz gerektiğini düşünüyorum.”
“Doğru olabilir ama yine de temkinli olmakta fayda var. En azından bu kadarına kalkışmış olabilecekleri varsayımıyla hareket etmek önemli.”
Aslına bakılırsa, bunu destekleyen bir sebep daha vardı. Ancak buna özel sınavdan sonra değinmeye karar verdim.
“Casus olma ihtimalleri bile yeterli, Morishita. Ayanokouji’den beklendiği gibi.”
“Onu sürekli övüp duramazsın. Daha doğrusu bu, Ayanokouji Kiyotaka’nın bir miktar bilgi aktardığı anlamına gelir.”
“Sadece paylaşılmasında bir sakınca olmayan bilgileri aktardım. Sorun yok.”
“Demek az önce emin değilmişsin gibi konuşmanın sebebi buydu. Evet, tam olarak öyle. Bu, senin takdir ettiğim bir özelliğin. Düşman yakınlardayken öyle gelişigüzel bir şekilde aklındakileri söylemiyorsun.”
Bu sınavda yapabileceğimiz hamlelerin sınırlı olduğu düşünüldüğünde, bilgi gerçekten de bir silahtı.
Kazanmak için harekete geçmek, en ufak bir ipucunu ya da işareti toplamak şarttı.
Ancak, bunun kazanma şansını mutlaka artırmayacağını da anlamak gerekiyordu.
Hiçbir şeyden haberi olmayan birinci sınıf öğrencilerini kullanmak fena bir fikir olmasa da nihayetinde bilginin miktarı değil, doğruluğu önemliydi.
Doğrularla yalanların iç içe geçtiği koca bir iddia yığınının içinden sadece gerçekleri ayıklayıp çıkarmak, göz korkutucu bir işti. Hatta buna son derece zorlu bir görev demek yanlış olmazdı.
Morishita dudaklarını, yarım bıraktığı matcha lattesinin pipetinden çekti.
“Görünüşe göre gerçekten gelmiş.”
“Öyle görünüyor. Şimdilik sohbeti bırakalım. Bir sonraki rakiplerimiz, Horikita ve diğerlerinden çok daha baş belası.”
Hafifçe gerilen Hashimoto, acı bir gülümsemeyi andıran bir ifadeyle konuştu.
Ryuuen, Ishizaki ve Albert, bize doğru yaklaştılar.
Açılış töreninin üzerinden sadece bir hafta geçmişti.
Diğer sınıflardan, hatta farklı dönemden öğrenciler bile sınıf değişikliğim hakkında detaylı sorular sormuş olsalar da Ryuuen’in sınıf arkadaşları, göz göze gelmemize rağmen şu ana dek bu konudan hiç bahsetmemişlerdi.
Hatta sanki özellikle benden kaçınmak için çaba sarf ediyor gibiydiler.
Ryuuen’in, sınıf arkadaşlarına talimat verdiği aşikardı.
“Böyle bir yerde işlerin kötüye gideceğini sanmıyorum ama Kitou’nun burada olmayışı biraz endişe verici.”
Hashimoto, biraz endişeli görünerek Morishita’ya baktı.
Muhtemelen en kötü senaryoyu hayal ediyordu. Ancak böyle bir ihtimali düşünmesine gerek bile olmadığını rahatlıkla söyleyebilirdim.
“Yeni doğmuş bir ceylan yavrusu gibi titremene gerek yok. Zamanı geldiğinde, hepsini birer birer yere sereceğim. İster inan ister inanma, Ai-chan tarzı dövüş sanatlarında ustalık belgem var.” (çn= Ai-chan dediği kurgusal bir karakter.)
“…Sana güveniyorum.”
Hashimoto, Morishita’nın söylediği bu bariz yalan için minnettar bir şekilde önümüzde durdu.
“Ayanokoujiiii!”
Hemen ardından, sadece kafede değil, tüm Keyaki Alışveriş Merkezi’nde yankılanan gür ve tok bir ses duyuldu.
Kendine hâkim olamayıp aniden bağıran kişi Ishizaki’ydi.
“Neden lanet olası bir şekilde C Sınıfına geçtin?”
Görünüşe göre şimdiye dek bu konuya değinmek istemiş ama bir türlü fırsat bulamamıştı.
Ishizaki, sanki duyguları patlama noktasına gelmişçesine konuyu açtı.
“Kes sesini, Ishizaki. Diğer öğrencileri rahatsız ediyorsun, sakin ol.”
Hashimoto, Ishizaki’nin bana ulaşmasını engellemek için aramıza girdi.
“Nasıl sakin olabilirim ki? Ben hep—”
“İkile.”
Ryuuen, Ishizaki’ye yetişip omzundan itti ve zorla kendine bir geçiş yolu açtı.
Yakınlarda oturan öğrenciler, olayın kendilerine sıçrayabileceğini düşünerek aceleyle yerlerini değiştirmeye başladılar.
“Kafenin huzurlu atmosferini bozuyorsun, Ryuuen. Hiç değilse biraz görgü kuralına uygun davransan olmaz mı?”
“Her zamanki gibi çaresizsin. Sakayanagi ortadan kaybolur kaybolmaz, hiç tereddüt etmeden hemen Ayanokouji’ye yapışıyorsun. Güçlü birine tutunmadan hayatta kalamıyor musun?”
“Sınıf için çalışmak kötü bir şey sayılmaz, değil mi?”
“Hah neyse, nasıl istersen öyle yap. Daha önemlisi…”
Başını çeviren Ryuuen, keskin bakışlarını üzerime dikti.
“C Sınıfına transfer olmaktaki niyetin ne?”
“Özel bir amacım yok. Sakayanagi ayrıldı, C Sınıfı da buraya geçmeme yardımcı oldu.”
Hashimoto’ya baktığımda, sanki durum tam olarak bu dercesine abartılı bir şekilde başını salladı.
“Hadi ama adamım. Sırf bunun için daha düşük bir sınıfa geçmezsin herhalde.”
“Biraz sessiz ol.”
“E-Evet, üzgünüm.”
Ryuuen tarafından yakasından tutulan Ishizaki, aceleyle özür diledi.
“C Sınıfına geçmem senin için bir sorun yaratır mı?”
“Kukuku. Sorun yaratmak mı? Hiç de bile, aksine bu gelişmeyi memnuniyetle karşılıyorum. Sınıfın liderliğini bizzat üstlenmen… Seni alaşağı etmem için bundan daha iyi bir sahne olamazdı.”
Ryuuen, Horikita’yı bir kukla gibi kullanarak kendime siper ettiğim bir durumda benimle savaşmaktan memnun değildi.
Böyle düşünüldüğünde, konuya dair olumlu bir tutum sergilemesi doğaldı.
“İyi de yeni liderimizi selamlamak için biraz geç kalmadın mı, Ryuuen?”
“Lider mi? Bunun için henüz çok erken. Görünüşe göre bu arkadaş henüz tam anlamıyla kabul görmemiş.”
Geçtiğimiz bir hafta boyunca muhtemelen C Sınıfındaki durumu araştırıp durmuştu.
Shimazaki ve diğerleriyle ilgili durumdan yola çıkarsak, Ryuuen benim henüz tam olarak kabul görmediğimi ve onların lideri rolünü üstlenmediğimi öğrenmişti.
“Sınıfım, yaklaşan özel sınavda iyi sonuçlar bekliyor. Lütfen bize karşı biraz yumuşak davran.”
“Bu imkânsız bir istek. Seninle kozlarımızı paylaşmak için elime geçen en iyi fırsat bu. Geride hiçbir şey bırakmadan, elimdeki tüm kozları oynayacağım.”
Ryuuen arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.
“Daha fazla konuşmamıza gerek yok.”
“Ayanokouji…neden? Eğer C sınıfına geçeceksen… Lanet olsun! Neyse, olan oldu artık. Her neyse, bir dahaki sefere daha uzun konuşuruz.”
Ishizaki, yaşadığı hayal kırıklığına rağmen durumu kabullenerek söylemek istediklerini dile getirdi.
“Ha bu arada, en kısa sürede Shiina’yla görüşmeyi ihmal etme. Kendisi epey üzgündü. Gerçi benim kadar üzgün değildi ama.”
“Merak etme. Aklımda.”
Ryuuen benimle iletişime geçene dek kütüphaneye gitmekten özellikle kaçınmıştım.
Özel sınav bittiğinde tekrar orada görünmeye çoktan karar vermiştim.
Albert da hafifçe el salladı ve sessizce Ryuuen’in peşinden geri döndü.
“Hah, göründüğü gibi bir numarası yokmuş.”
Sanki Ryuuen’i bizzat kendisi uzaklaştırmış gibi, Morishita fincanın dibinde birikmiş olan matchayı sanki zorlu bir iş gününü yeni bitirmişçesine yudumladı.
“Az önce tek kelime bile etmeyen kişi şimdi çok konuşuyor. Her neyse, Ryuuen kesinlikle zaferi hedefliyor. Senin de kaybetme lüksün yok, Ayanokouji. Acele etme ve stratejini iyi düşün. Yeni bir bilgi edindiğim an sana haber vereceğim.”
Huzursuz hisseden Hashimoto, tekrar oturmadan fincanını kaptığı gibi kafeden ayrıldı.
“Hashimoto Masayoshi etrafta yürüyerek dolaşmayı seviyor. Acaba atletizm kulübünde olduğu için mi?”
Hayır, muhtemelen bununla bir ilgisi yok. Yani…muhtemelen.
Üstelik Hashimoto, zaten atletizm kulübünün bir üyesi bile değildi.
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmından bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Fate/Zero, Tavşan Kostümlü Senpai’m ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.