Elitler Sınıfı - Cilt 23 - Bölüm 28
Sınıfa girdiğimde, hâlâ yerinde oturmakta olan Ichinose hoş geldin dercesine bana nazikçe el salladı.
“Horikita’yı tamamen saf dışı bırakabileceğini düşünmemiştim. Görünüşe göre kusursuz bir mücadele sergilemişsin.”
“Sadece şanslıydım, hepsi bu. Her şey tam da istediğim gibi gitti.”
Mütevazı rakibimi yan gözle izlerken boş sandalyeye oturdum.
“Sanırım molanın bitmesine yaklaşık dört dakika kaldı. Kısa bir sohbet etmemizde sakınca var mı?”
“Hiç de bile. Hatta gayet iyi olur. Aslına bakarsan ben de seninle sohbet etmek isterim.”
Onda, yaklaşan mücadeleye dair en ufak bir heves belirtisi bile sezemedim. Rakibin kim olduğuna bakılmaksızın elinden ne geliyorsa onu yapma hissine sahipti.
“Öncelikle sana yalan söylediğim için özür dilerim. Sınava katılmayacağımı söylemiş olmama rağmen, sonunda general konumuyla karşına çıkmış oldum.”
“Sorun değil, bu beni hiç rahatsız etmedi. Sonuçta düşmanız. O yüzden, bazı şeyler hakkında gerçekten açıkça konuşamayız.”
“Bu söylediklerini gerçekten takdir ediyorum.”
“Ama sana bir soru sorabilir miyim? Şu an aklından neler geçiyor, Ayanokouji-kun?”
“Şu an karşımda duran güçlü rakibe karşı nasıl mücadele edebileceğimi düşünmekten zihnim bir o yana bir bu yana savruluyor diyebilirim. Buraya gelmeden önce Horikita ile kısa bir görüşme yapmaya çalıştım ama o tamamen tükenmiş bir haldeydi.”
“Aslında sadece şansım yaver gitti. İşlerin benim için bir daha bu kadar iyi gidip gitmeyeceği konusunda hiçbir fikrim yok.”
“Umarım öyle olur.”
“Ayanokouji-kun… Hiç de heyecanlı ya da gergin görünmüyorsun.”
“Sen de sakin görünüyorsun, Ichinose. Sanırım bu konuda aynıyız.”
“Ama… gerginim. Aşırı gerginim. Senin yanında olmak bile doğal olarak böyle hissetmeme neden oluyor, Ayanokouji-kun.”
Bu, duyan herkesin iki kez düşünmesine neden olacak bir ifadeydi. Hatta, ciddi bir yüz ifadesiyle ayakta duran sınav görevlisi bile bir an için şaşkın bir ifade takıntı.
“Ama aynı zamanda, güçlü bir güven duygusu da hissediyorum. Sanki bana destek oluyormuşsun gibi geliyor. Oysa sen karşımda durup mücadele ettiğim kişisin. Tuhaf, değil mi? Sence de bu çelişkili bir durum değil mi?”
Bu, varlığımın bir engel değil, aksine bir yardım olduğu anlamına geliyordu.
Molanın bitmesine üç dakikadan az bir süre kalmıştı. Bu kısıtlı zamanı en iyi şekilde değerlendirmem gerekiyordu.
“Muhtemelen sadece benim hayal gücümdür ama şu an karşında kim olursa olsun, asla yenilmeyeceğini düşündüğün hissine kapılıyorum. Öyle değil mi?”
“Bu konu hakkında ne desem bilemiyorum. Ama sanırım kendime hiç güvenmediğimi de söyleyemem.”
“Evet, bu mantıklı. Ama aynı zamanda, endişelendiğin bir husus olduğunu da biliyorum. Buradaki üstünlüğüne ne kadar güvenirsen güven, bu özel sınavda ani ve beklenmedik bir ters köşe ihtimali var.”
Ne demek istediğimi kolayca anlayacağını düşünerek biraz belirsiz konuştum.
“Evet, haklısın. Sanırım hainle nasıl başa çıkacağım konusunda hiçbir fikrim yok.”
Hain rolünün kullanılması, okulun bunu dengeli bir şekilde nasıl entegre edebileceği ve ani bir durum değişikliğine olanak tanıyabileceği mantığına dayalı olarak tasarlanmış ve uygulamaya konulmuş bir sistemdi. Buradaki varsayım, eğer mümkünse bir hainin hem kendi hem de sınıfının çıkarları uğruna yalan söylemeyi isteyeceği yönündeydi.
Ancak bu, mutlaka okuldan atılma riskini artıracağı anlamına gelmiyordu.
Cüretkâr ve yüzsüz bir tavırla okuldan atılmayı göze alıp yalan söylemeye devam eden biri olsa bile, bir temsilci bu denli kolay bir sonuca varabilir miydi?
Bunun cevabı ‘Hayır’ olurdu.
Bir temsilci, yalan söylediğini itiraf eden bir öğrenciyi hain ilan ettiği anda, o öğrenci okuldan atılırdı.
Başka bir deyişle, bir öğrenci sınıfınızdan zorla uzaklaştırılacaktı.
Çok az lider böyle bir durumu hoş karşılardı.
Kısacası hain için vaat edilen ödüller, koca bir yalandan ibaretti. Bu rol yalnızca temsilciler arasındaki mücadelede belirsizlik yaratmayı ve dezavantajlı tarafa bir nebze olsun şans tanımayı amaçlayan bir rol olarak görülmeliydi.
Keskin bir gözlem yeteneğine sahip olan Ichinose, hainin varlığını hemen fark edebilirdi. Ancak fark etse bile, durumun o öğrencinin okuldan atılmasıyla sonuçlanmayacağına dair kesin bir garanti yoktu. %99 oranında güvenli olsa bile, %100 güvenli değildi.
Hain rolü.
İşte bu yüzden gergindi.
“Mücadeleye başlamadan önce ikimiz için de bir önerim var.”
“Öneri mi? Nedir?”
“Konu az önce bahsettiğin hainle ilgili. Tartışma başlamadan önce vaktimiz daraldığı için hızlıca netleştirmek istediğim bir şey var. Bu özel sınavda hain rolü verilen öğrenci, okuldan atılma riskiyle karşı karşıya kalan tek kişi. Bu da gayet makul bir durum. Ne de olsa rolün getirisi oldukça büyük.”
“Evet, doğru.”
“Bu durum, hainin sırtına gereksiz yere ağır bir yük bindiriyor. İtiraf etmeye niyetli olsalar bile, Sınıf Puanları uğruna daha sıkı mücadele etmeye zorlayan berbat bir kural. Açıkçası, kuralın bu mücadele için gereksiz bir seçenek olduğunu düşünüyorum.”
“Sana katılıyorum. Hain rolünün bulunduğu bu sistemin beni yanıltmasından çok korkuyorum. Mümkünse herkesin başını ağrıtabilecek bir durumdan kaçınmak isterim.”
“Ancak, ikimiz de bunun güçlü bir silah olduğunun farkında olduğumuz sürece dezavantajlı bir duruma düşersek onu kullanacağız. Eğer senin için de uygunsa Ichinose, karşılıklı olarak hainlerimizin kim olduğunu birbirimize açıklama ve bu hakları diyalog yoluyla boşa harcama konusunda anlaşmaya ne dersin? Böylece ikimiz de gereksiz bir endişe kaynağından kurtulmuş oluruz. Yani demek istediğim, ilk tartışmada birbirimizle mücadele etmek yerine, aday gösterme haklarımızı boşa harcayarak elimizdeki hain haklarını aradan çıkartalım.”
“Fena bir öneri değil. Ama… Hain rolünü kullanma hakkı da önemli. Bundan vazgeçmeye razı mısın, Ayanokouji-kun? Durumu tersine çevirmek için vazgeçilmez bir koz bu.”
Aynı zamanda bu, dezavantajlı durumda olduğunu düşünen tarafın umutsuz bir vaziyetten kurtulmasını sağlayabilecek bir kozdu.
Ichinose’nin, benim bunu bir kenara itmeye çalışmam konusunda şüphe duyması gayet doğaldı.
“Ayrıca, kurallara göre birbirimize hainlerimizin kim olduğunu söylememize izin veriliyor mu ki?” diye sordu Ichinose.
“Elbette bunda bir sorun olmamalı. Eğer tabletimi açıp hainin kim olduğunu göstermek için diğer sınıfa gösterseydim, kurallar açısından bir sorun teşkil etmezdi, değil mi?”
Sınıfın köşesinden bizi izleyen gözetmene seslendim.
“E-Evet, doğru. Bunun herhangi bir kural ihlali olacağını sanmıyorum.”
Bir an için sınav görevlisinin, kuralları bu şekilde kendi lehine kullanmaya çalışacak birinin çıkacağını hiç hesaba katmamış mı yoksa doğrudan kendisine hitap edilmesini mi beklemiyor olduğunu merak ettim.
Başındaki öğretmen de biraz şaşkın bir ifadeyle olsa da başını salladı.
“Ne olur ne olmaz lütfen bir kontrol edin. Sorun olmayacağını varsayıyorum ama yine de…”
Gözetmene kontrol etmesi için ısrar ettiğimde, kulağındaki telsiz aracılığıyla ayrıntılı bir teyit istemeye başladı.
“Sorun yok.” dedi gözetmen.
“Demek ikimiz de haini kullanma hakkımızdan feragat ediyoruz, ha… Böyle bir şeyi teklif edeceğini hiç düşünmemiştim.”
Normal şartlar altında, böyle bir gelişme Ichinose için memnuniyet verici bir durum olmalıydı.
“Hain kullanma hakkından vazgeçmek istememin tek bir nedeni var. Mümkünse ne benim sınıfımdan ne de senin sınıfından kimsenin okuldan atılmamasını sağlamak istemem.”
“Haklısın. Eğer ortada hiç hain olmazsa, bu konuda endişelenmemize de gerek kalmaz.”
Geri sayımın bitimine otuz saniyeden az bir süre kalmışken, vereceği cevabın ne olacağını merak ediyordum.
“Peki, birkaç şart öne sürsem? Bir haini kullanma hakkına gerek olmadığı konusunda kesinlikle hemfikirim. Ancak tartışmanın sonunda hain hâlâ aramızda kalırsa, bir ödül kazanacak. Bu yüzden bu haktan vazgeçmek yerine, durumu görmezden gelmemizi sağlayabilir misin? Bence bu hem benim sınıfım hem de senin sınıfın için, muhtemelen daha iyi olur, Ayanokouji-kun. Böylece güvenli bir şekilde elli sınıf puanı da kazanabiliriz.” (çn= küçük bir bilgilendirme. Demek istediği şey, madem hain haklarını boşa harcayacağız, o zaman ilk turdan onları elemek yerine son ana kadar tartışma da tutalım ki 50 sınıf puanı kazanabilelim. Hatırlayın hainler son ana kadar tartışmada kalabilirse 5,000,000 kişisel puan ya da 50 sınıf puanı ödüllerinden birini kazanıyorlar. Ichinose’nin teklifi bu.)
Eğer sunduğum teklif gizli bir anlaşmaya dayanıyor olsaydı, tartışmayı hainin aramızda kalmasıyla noktalamak daha mantıklı olurdu.
Ödül olarak Bireysel Puanlar veya Sınıf Puanları seçilebiliyordu. Tek yapmamız gereken, her zaman Sınıf Puanlarını tercih edecek güvenilir ve zeki bir öğrenci belirlemekti.
Bunu bizzat dile getirmekten özellikle kaçınsam da Ichinose’nin durumu fark edeceğini tahmin ediyordum.
Bana karşı kafa kafaya savaşırsa kaybetmeyeceğine inanan Ichinose için, tek endişe kaynağı haindi.
İkimiz için de en ideal senaryo, hain hakkımızı karşılıklı olarak tatmin edici bir şekilde kullanabilmemiz olurdu.
“Tartışma şimdi başlıyor.”
Bir duyuru yapıldı. Ancak ben buna aldırış etmeden konuşmaya devam ettim.
“Anlaşıldı. Bu koşulu kabul etmemde bir sakınca yok. Sadece, diğer öğrencilerin durumu öğrenmemesi adına hikayelerimizin birbiriyle örtüştüğünden emin olmak istiyorum. Haini kullanma hakkımızdan vazgeçecek şekilde gizlice anlaşmak, gidişatı tersine çevirebilecek çok değerli bir kozu elden çıkarmak anlamına geliyor. Eğer bunun sonucunda kaybedecek olursam, durumun hiç de gülünecek bir yanı olmayacağı kesin. Kısacası, sürecin ‘Off, haini bir türlü bulamadım’ gibi bir sebeple sonuçlanmasını istemiyorum.”
“Demek bu yüzden meseleyi diyalog yoluyla çözmek ve haini kullanma hakkımızı, deyim yerindeyse ‘harcamış’ olmak istedin, öyle değil mi?”
“Aynen öyle. Bu yüzden, tartışmanın ortasında haini konuşmaya çağırmayı planlıyorum.”
Ichinose’ye Sınıf Puanlarından daha önemli öncelikler olduğunu söyledim. Teklifimiz üzerinde bir anlaşmaya varmak üzereydik.
“Hedeflerimiz farklı olsa da karşılıklı çıkarlarımız doğrultusunda hain belirleme hakkımızı kullanacağız. Bu senin için sorun olur mu?” diye sordum.
“Anladım. Ama yine de bana böyle bir teklif sunacak kadar çok mu hain belirleme hakkından vazgeçmek istiyorsun?”
Muhtemelen bunu sormasının nedeni, rakibi olmama rağmen onun elli Sınıf Puanı kazanması fikrine karşı hiçbir itirazımın olmamasıydı.
“Tek bir parça gibi hareket eden sınıfının aksine, Horikita’nın sınıfında hala bazı zayıf halkalar var. Kim olduklarına dair aklında bazı fikirler olduğuna eminim ama diyelim ki hain Kouenji çıktı. O zaman hiç gözünü kırpmadan bize ihanet edebilir. Hem de tabii ki kendi çıkarı uğruna. Ayrıca, Kouenji ile birebir bir diyaloğa girmek muhtemelen çetin ve tatsız bir pazarlığa dönüşecektir. Öte yandan, Ike ve Hondou gibi öğrenciler, bu rolün sunduğu tatlı cazibeye kapılıp sonunda ona yenik düşebilirler. Şayet ciddi bir rekabetin ortasında böyle bir durumla karşılaşırsak, en kötü ihtimalle çok ağır bir karar vermek zorunda kalabiliriz.”
Müttefiklerimizi koruyabilmek adına, tam da bu yüzden hain sistemini ortadan kaldırmak istedik.
Ichinose, ne demek istediğimi derinden hissederek anladığını belli edercesine, böyle bir durumu gözünde canlandırırken başını salladı.
“O halde, bu turda savaşmayacağımıza dair verdiğin söze sadık kalacağına güvenebilirim, değil mi?”
“Elbette. Seçimleri tabletime girerken bile, tüm aşamaları sana bizzat göstereceğim.”
“Pekâlâ, bu benim için uygun. O halde, haini kullanma hakkından vazgeçelim.”
Gruplarımızı belirleme vakti geldiğinde, tabletimi alıp ayağa kalktım ve ona göstermek üzere yanına gittim.
Beş grubumun hangileri olduğunu açıklarken bir de öneride bulundum.
“Hain haklarını devreden çıkarabilmek adına, ilk tartışma aşamasını pas geçelim. Böylece hain rolünü üstlenmesi için dilediğin öğrenciyi seçebilirsin. Bu, diyaloğun daha akıcı ilerlemesine yardımcı olacaktır.”
“Peki, anlaşıldı. O zaman bu işi Mako-chan’ın yapmasını istiyorum.”
Onun bu talebi üzerine, hain belirleme hakkımı kullandım.
Amikura Mako’yu seçtim ve seçimimi bizzat Ichinose’nin gözü önünde onayladım.
“Tamam, artık hainin kim olduğu konusunda kafanda hiçbir soru işareti kalmamıştır.”
“Evet. Şimdi senin için kimi seçmeliyim?”
Bunun üzerine Ichinose tabletini bana gösterdi. Ben de belirlemek istediğim öğrenciyi işaret edip ondan bunu onaylamasını sağladım.
Artık birbirimizin tarafındaki hainlerin kim olduğunu bilerek tartışmaya başlayacaktık.
Yerime döndükten sonra sandalyenin sırt kısmından tutup onu doğrudan Ichinose’nin önüne yerleştirecek şekilde koyup oturdum.
Monitör arkamda kalıyordu ki bu da ekrandaki tartışma sürecini göremediğim bir tartışmaya gireceğim anlamına geliyordu.
Ichinose açısından bakıldığında ise, vücudum onun monitörü görmesine engel oluyordu.
“Derhal sandalyeni eski yerine geri götür. Bu bir sabotaj eylemi.”
“Bunun bir sabotaj olarak yorumlanıp yorumlanmayacağı rakibime kalmış. Eminim duymuşsunuzdur. Haini saf dışı bırakabilmek adına bu tartışmayı görmezden gelmeye kararlıyım. Her ihtimale karşı, rakibime ihanet etmeyeceğimi kanıtlamak için tartışmayı izlemeyeceğimi göstermem gerektiğini düşündüm. Sandalyemi de bu yüzden çektim. Ichinose, bunda bir sorun var mı?”
“Hayır, hiç de bile. Bu tartışma da ben de herhangi bir şey yapmayacağım. Bu bizi eşit konuma getiriyor.”
Kim olursa olsun, herkesin dikkatle izlemesi gereken o ekrana sırtını dönen bir öğrenci.
Onun önerisini kabul eden ve ekrana değil, yalnızca bana bakan bir öğrenci.
Sınavı yapan kişi için böyle bir gelişmenin hayal bile edilemeyecek bir durum olduğuna emindim.
Temsilci tarafından herhangi bir yönlendirme olmaksızın, tartışma bizzat katılımcılar arasında başladı.
“Ichinose, normalde hainin kim olduğunu hemen çözmesi beklenen senin gibi biri için bile, uygun gördüğün anlarda diyalog kurma hakkını kullanmalısın. Sonuçta, bir temsilcinin haini saf dışı bırakmak için böyle bir tavır takınması yapay durur.”
“Peki ya sen, Ayanokouji-kun?”
“Üçüncü tur civarında gerçek haini çağıracağım. İlk iki turda, haini bulmakta zorlanıyormuşum gibi görünmesi için konuyla ilgisi olmayan öğrencilerle diyalog kuracağım.”
Zaten hain olmayan birini çağırdığında Can Puanı cezası almıyordun.
“O halde, her şeyin adil olması için elimdeki her bir bilgi kırıntısını seninle paylaşacağım.”
“O kadar ileri gitmene gerek yok. Sana güveniyorum.”
“Hayır, aksi takdirde memnun kalmayacağım.”
Beş dakikalık tartışma bittikten sonra, Ichinose ve ben birbirimize tabletlerimizi göstererek pas geçmeyi tercih ettik.
Ben de Ichinose’nin yaptığı gibi, alakasız bir öğrenci olarak Okiya’yı çağırdım.
İkimiz de kısa bir süreliğine sınıftan çıktık ve ayrı odalara yöneldik.
Bugün karşılaştığım ilk erkek sınav görevlisi bana eşlik etti ve benimle birlikte diğer odaya girdi. Herhalde diyalog gözlemcisiydi.
Diğer odada, karşılıklı duracak şekilde yerleştirilmiş iki adet sandalye vardı. Bunun dışında tıpkı sıradan bir sınıf gibi, içinde bir öğretmen kürsüsü bulunan sade bir alandı.
Ardından, çağırılmış olan Okiya geldi.
Kayda değer bir şey olmadı.
Okiya’ya, onu buraya hain olduğundan şüphelendiğim için çağırdığımı söyledim ancak doğal olarak bunu reddetti. Hainin zaten kim olduğunu bildiğimden, onun hain olmadığı sonucuna vardım.
“Ichinose-san ve Ayanokouji-kun haini tespit edemediler. Dolayısıyla hain ikisi için de hala varlığını sürdürüyor.”
Bu açıklama sınav alanına döndüğümde yapılmıştı.
Tartışmaya katılan öğrenciler ve bekleme odasında hazırda bekleyen diğer temsilcilerin, Ichinose ve benim böylesine akıl almaz bir şey yaptığımızı bilmelerinin hiçbir yolu yoktu.
“Ah… Hmm, demek ki bizimle böyle iletişime geçiyorlar. İşte, az önce tabletimde bu mesajı aldım.”
Bunun üzerine Ichinose, hainin etkilerine dair kendisine gelen ve Mitarai’nin ortalama öğrenci olduğunu bildiren mesajı bana gösterdi. Ben de tabletimi Ichinose’ye gösterdim.
İkinci tur da benzer şekilde geçti.
İkimiz de konuyla ilgisi olmayan öğrencileri çağırıp onlarla konuştuk. Ardından her birine hain olup olmadıklarını sorduk. Masum olduklarını iddia ettiklerinde ise gerçekten masum olduklarına kanaat getirdik ve yapılan duyurunun ardından odaya geri döndük.
“Tekrar hoş geldin, Ayanokouji-kun. Ben seni beklerken bir duyuru yapıldı.”
Ichinose odaya benden önce dönmüştü.
“Görünüşe göre duyurular diğer odalarda da yayınlanıyor.”
Ardından Ichinose bana ikinci rolü söyledi ve üçüncü tura geçtik.
Sadece konuşmaları duyabiliyor olsam da tartışma iyi gidiyor ve giderek hararetleniyordu.
Yine de aralarındaki hain oyunda kaldığı sürece B Sınıfı öğrencileri muhtemelen bir türlü sakinleşemeyecekti.
Beş dakikalık tartışma süresi dolup hem Ichinose hem de ben pas geçince yerimden kalktım.
“Hain kullanma hakkını şimdi halletmeye gidiyorum.”
“Tamam, sonra görüşürüz.”
Eğer bu üçüncü turda hainin kim olduğunu açıklayıp tartışmayı sonuna kadar götürebilirsem, işte o zaman asıl olaylar başlayacaktı. Ama önce yapılması gereken başka bir iş vardı ve şimdi onu halletmeliydim.
Sınıftan üçüncü kez çıktım ve diyalog için ayrılmış olan sınıfa gittim.
Hain Maezono benden önce gelmişti ve beni bekliyordu.
“Demek sıra bende, ha?”
“Üzgünüm. Hainin kim olduğuna dair hiçbir fikrim yok, bu yüzden kafam epey karışık.”
Maezono, biraz rahatsız görünerek kendisine ayrılan koltuğa oturdu.
“Muhtemelen sormak istediğin pek çok şey vardır ama şimdilik diyaloğa odaklanalım. Buraya bunun için geldik.”
“Elbette, bunda sorun yok ama… Şunun da farkında ol. Biz katılımcıların burada neler olup bittiğine dair hiçbir fikri yok. Bu yüzden bu mücadeleyi verirken hepimiz büyük bir endişe içindeyiz. Ha, bir de hain ben değilim. O yüzden, yanlışlıkla bile olsa öyle olduğumu iddia etmeye kalkma, tamam mı?” (çn= Ike’nin bir tık altı yaşam formu.)
Hainler, varlıklarının temsilciler için tam olarak ne ölçüde bir engel teşkil ettiğini bilmiyorlardı. Bildikleri tek şey, diyalog esnasında yalan söyleyip hain ilan edilmeleri durumunda karşı karşıya kalacakları okuldan atılma tehlikesiydi.
“Bunu biliyorum. Başından beri senden hiç şüphelenmedim, Maezono. Bu konuda kesin bir yargıya da varmayacağım. Sadece rastgele bir şekilde sınıf arkadaşlarımı arıyorum çünkü elimde hiçbir ipucu yok. Umarım bunu mazur görürsün. Her neyse, daha önce Hondou ile konuştum ve o senin şüpheli göründüğünü söylemişti.”
“Ne? Hondou-kun öyle mi dedi? Ne alaka? Bu beni gerçekten sinirlendirdi.”
“Neden böyle bir şey söylemiş olabileceğine dair aklına gelen bir sebep var mı?”
“Hmm… Şey, belki ama… Hayır, üzgünüm. Bilmiyorum.”
“Anlıyorum. O halde, sanırım sabırla aramaya devam edip dördüncü kişiye geçeceğim.”
“Bence bu iyi bir fikir. Aslına bakarsan, eğer hain açığa çıkarılmadan sona ulaşıldığı takdirde Sınıf Puanı kazanıyorsak ve sınıfımız sınavı kaybetmiyorsa, durumu olduğu gibi bırakmak daha iyi olabilir.”
“Evet. Yine de işlerin ilerlemesini sağlamak adına bunu resmen teyit etmeme izin ver. Katılımcı itirafta bulunmadığı sürece diyalog sona ermez. Hain sen değilsin, değil mi Maezono?”
Az önce Okiya ve Hondou’ya söylediklerimin aynısını, kelimesi kelimesine tekrarladım.
“Şey… Diyelim ki hain benim ve yalan söyledim. O zaman sana ne olur, Ayanokouji-kun?”
“Beni ufak bir dezavantaja soksa da bu benim için büyük bir engel teşkil etmediği gibi, herhangi olumsuz sonuç da doğurmaz. Hatta dur bir dakika, aslında mümkünse hainin yalan söylemesi işime bile gelebilir.” (çn= bak bak bak.)
“Yani, az önce Sınıf Puanları hakkında söyle—”
“Evet. Ama bu konuda çok fazla konuşmamalıyız. Diyalog kuralları muhtemelen bu sınavın kurallarını çok derinlemesine incelememize izin vermiyor.”
Araya girerek sözünü kestim.
“Evet…”
“Her neyse, sen masumsun Maezono. Emin ol ki düşündüklerimi tereddüt etmeden söyleyeceğim.”
Niyetimi doğrularcasına, okul bir duyuru yaptı.
“Maezono-san, lütfen itirafını yap.”
“Tamam. Ben hain değilim. Ayanokouji-kun, temsilci olarak elinden gelenin en iyisini yap, tamam mı?” (çn= la kojiye yalan söylenir mi ya. ded olcak haberi yok.)
Böylece, katılımcı tarafından beklenen itiraf resmen yapılmış oldu.
Maezono derin bir nefes aldı, oturduğu yerden kalktı ve arkasını bana döndü. Aynı anda, sınav görevlisi de odadan ayrılmak üzere hazırlanmaya başladı.
Oturduğum yerde, artık boş duran o sandalyeye bakarken kararımı açıklamaya hazırlandım.
“Maezono’nun sınıfın haini olduğuna karar verdim. Bunu resmen beyan ediyorum.”
Kararım buydu.
Odaya derin bir sessizlik çöktü.
“Ne?”
Maezono, şaşkınlığını dile getirirken gözlerini kırpıştırdı.
Söyleyeceklerimin fazlasıyla bariz olduğunu düşünüp dinleme zahmetine bile girmeyen Maezono, şaşkın bir ifade ile bana döndü.
“Ha? Ne…? Ne dedin sen?”
“Beni duymadın mı? Hain sensin dedim, Maezono.”
“Ne… Ha? Hayır, bir dakika. Sana bunun yanlış olduğunu söylemiştim. Neden? Şüpheli falan davranmıyordum ki, yoksa… Dur, hayır, bir dakika. Ha? Yanlış hatırlamıyorsam, birisi hain ilan edilirse okuldan atılıyordu, değil mi? Ha? Ne? Yanılmıyorum, değil mi? Şu an olacak şey bu değil, değil mi?”
Maezono’nun üzgün olması anlaşılabilirdi.
Eğer hain kimliğini gizler ve temsilci tarafından hain olarak ilan edilirse, onu okuldan atılma gibi ağır bir ceza bekliyordu. Bu nedenle, yalan söylemek hafife alınacak bir iş değildi.
Temsilci sınıf arkadaşlarını korumak istiyorsa, bir öğrenci arkadaşının şüpheli olduğuna hükmetmek gibi bir şeyi kesinlikle yapamazdı. Dolayısıyla tüm bu durum biraz çelişkiliydi.
Hain için cazip ödüller söz konusuydu ve yalan söyleme arzusu da hâlâ mevcuttu.
Bu yüzden hain olarak ilan edilmeyeceklerinden kesinlikle eminlerse, yalan söylemek hainin işine geliyordu.
İyi niyet varsayımına dayanan bu kuralın ‘büyük bir kusuru’ vardı.
Eğer bunu suistimal etmek isteseydiniz, haksız ve şeytani amaçlar uğruna kullanabilirdiniz.
“Endişelenme. Haksız değilsin. Okuldan atılma kararın artık kesinleşti.”
Durup bana dönen Maezono, bir anda yoğun duygulara kapıldı.
“Ne… Ne? Bunun hiçbir mantıklı yanı yok! Sırf sınıfın iyiliği için yalan söyledim. Benden şüphelenmediğini söylemiştin, Ayanokouji-kun! Bunu anlamıyor musun? En baştan, hainin ben olduğumu açıklamayacağını söylemiştin!”
“Katılımcılara, hain olup olmadıklarını itiraf etme ve bu yönde bir beyanda bulunma hakkı tanınır. Ardından temsilciler, kişinin hain mi yoksa masum mu olduğunu açıklama konusunda bir seçim yapmak zorundadır. Diyaloğun kuralları bunlardır.”
Maezono’nun itirafından önceki sözlerimin bir önemi yoktu.
“Ha? Ne? Ha? T-Tamam. O zaman ben itiraf ediyorum.”
“Artık itiraf etmenin bir anlamı yok. Sınav görevlisi, lütfen Maezono’yu odadan çıkartır mısınız?”
Şaşkınlıktan donup kaldığı için harekete geçemeyen sınav görevlisini harekete geçmeye zorladım. Ancak görevli beklenmedik bir şey söyledi.
“Bunu kabul ettiğine gerçekten emin misin? Devam edersen sınıf arkadaşının okuldan atılacağının farkında mısın? Bu özel sınav, daha en başından böyle bir durumun yaşanmasını önlemek amacıyla aniden değiştirilmişti ve—”
Normalde araya girmesine izin verilmemesi gereken sınav görevlisi, kendini frenlemeden önce itirazlarını ağzından kaçırıverdi.
Bir çocuk gibi şaşkına dönmüş bir halde ağzını kapattı. Söyleyeceklerinin geri kalanını içine atmak için çaresizce çabalıyormuş gibi görünüyordu.
Görevli, odadaki kameraya şöyle bir göz attı ve kabalığından dolayı özür dilercesine başını öne eğdi.
Hissettiği paniğe bakılırsa, bu sistemi kullanış biçimim hiç beklenmedik bir şeydi.
Ayrıca, bir aptal gibi ağzından kaçırdığı o bilgiyi de göz önünde bulundurunca, bu Yıl Sonu Özel Sınavında herhangi bir özel durumun söz konusu olup olmadığını merak ettim.
Kuralların öğrencilere son ana kadar açıklanmaması, temsilciler ile katılımcıların tamamen birbirinden izole edilmesi ve aralarında hiçbir bilgi paylaşımı olmaması gibi durumlar vardı.
Dahası, dikkatimi çeken bir diğer husus da sistemin görece esnek olmasıydı. Yani işler olağan akışında yürütülürse, hiç kimse okuldan atılmayacaktı.
Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakalım. Önümdeki meseleyle ilgilenmem gerekiyor.
“Bir kez de sizinle teyit edelim, Ayanokouji-kun. Maezono-san’ın itirafını tekrarlamasını istemediğinizden emin misiniz?”
Şaşırtıcı bir şekilde, okul ona bunu tekrarlaması için bir şans vermeye istekli görünüyordu. Ne kadar da nazikler.
“Anlıyorum. Pekâlâ, o halde yerine döner misin, Maezono? Görünüşe göre sana yeniden itiraf etme hakkı verip vermemeye ben karar veriyorum. Bu durumda, sanırım diyaloğa yeniden başlamayı düşünebiliriz.”
Maezono öfkeli olsa da aceleyle yerine dönüp oturdu. Bana öfke dolu gözlerle bakıyordu.
“Ne haltlar çeviriyorsun sen?”
“Seni öldüreceğim!”
Aklından böyle şeyler geçiyor olmalıydı.
Konu üzerinde derinlemesine düşünmeden yalan söylediği için kendine kızmış gibi görünmüyordu.
Eğer karşısında ben değil de Ryuuen ya da Sakayanagi oturuyor olsaydı, eminim kim ne derse desin her şeyi itiraf ederdi.
“Doğrusunu söylemek gerekirse, senin okuldan atılmanı istememin aslında bir nedeni var, Maezono. Sınıf arkadaşlarıma, bu özel sınavda general konumundaki temsilci olarak yer alacağımı söylemiş, sizden de bu bilgiyi dışarı sızdırmamanızı rica etmiştim. Ne var ki gizli kalması gereken bu bilginin Ichinose’nin sınıfının kulağına gittiği ortaya çıktı. Sence bu nasıl oldu?”
“Ş-Şey, o…”
“Çünkü o bilgiyi biri sızdırmıştı. Ve o kişi sendin, Maezono. Öyle değil mi?”
Burada yalan söylemenin hiçbir yararı yoktu. Beni kızdırdığı takdirde kendisine bir daha itiraf etme hakkı tanınmayacağı gün gibi açıktı.
“Şey, evet, doğru… Muhtemelen… Sızdırmış olabilirim. A-Ama işin Ichinose-san’ın sınıfına kadar uzanacağını hiç düşünmemiştim! Gerçekten!”
“Kime sızdırdın?”
“Bu—”
“Bilgiyi sızdırdığın kişinin adını söylememi mi istiyorsun? 2-A Sınıfından…”
O kişinin hangi sınıftan olduğunu çoktan tespit ettiğimi fark edince, Maezono sanki kaderine razı olmuşçasına o ismi haykırdı.
“M-Masayoshi! Masayoshi’ye söyledim.” diye bağırdı.
“Anlıyorum. Hashimoto. Kiminle sevgili olduğun önemli değil. Ancak farklı sınıflarda olduğunuz sürece, sevgilin istese bile aşmaman gereken sınırlar vardır. Yanılıyor muyum?”
“A-Anlıyorum bunu… Ama bu, çok da önemli bir bilgi sayılmazdı ki! Üstelik, Masayoshi’nin bunu onlara neden sızdırdığına dair hiçbir fikrim yok!”
Hashimoto’nun bakış açısından bakıldığında, kendisine Horikita’nın sınıfının kazanmasını mı yoksa kaybetmesini mi tercih edeceği sorulsaydı, doğal olarak kaybetmesini isterdi.
Horikita’nın beklenmedik bir şekilde zorlukları aşıp A Sınıfına yükselmesi durumunda, Hashimoto Sakayanagi’yi tahtından indirmeyi başarsa bile karşısında yeni bir engel bulmuş olacaktı. Ayrıca benim başka bir sınıfa geçme ihtimalimin de azalacağını muhtemelen öngörmüştü.
Eminim Hashimoto, D Sınıfı öğrencileriyle başarılı bir şekilde iletişime geçip onlara haberi vermişti. Bu sayede sınav günü temsilci olarak ortaya çıktığımda aşırı sarsılmamışlardı.
Hashimoto’nun en azından bunu yapmasının kendisine bir zararı olmazdı.
“Bunun önemli olup olmadığına ya da o bilginin değerinin ne olduğuna karar verecek kişi sen değilsin. En azından Horikita’nın, bunun son derece önemli bir bilgi olduğunu mutlaka iletmiş olduğuna eminim.”
“Özür dilerim! Özür dilerim! Bir daha yapmayacağım! Sadece bir kerelikti. Bilmiyordum.”
“Böyle bir şeyi ilk kez yaptığını mı sanıyorsun? Yani sırf kafalarını bulandırmak amacıyla sınıf arkadaşlarımızdan seçilmiş birkaç kişiyi bir araya getirip hakkımda rahatsız edici bilgiler yaymak için özel bir çaba göstermediğini ve bu yolla elde ettiğin bilgileri Hashimoto’ya aktarmadığını mı söylüyorsun? Bu söylediklerimin doğru olmadığını mı iddia ediyorsun?”
“Ne—”

Her ne kadar geçen yılın sonlarında gerçekleşmiş olsa da Hashimoto’nun ondan bunu yapmasını istediğini hatırlamaması imkânsızdı.
“B-Bu da… Bunu nereden öğrendin ki?”
“Nereden öğrendiğim önemli değil.”
“Tamam, tamam, yeter artık. Anladım! Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağım.”
“Eğer Hashimoto, gelecekte onunla birlikte olabilmen için sınıfa ihanet etmeni isteseydi, bunu yapmaktan hiç çekinmezdin, değil mi?”
“Asla! Asla yapmazdım.”
“Üzgünüm ama buna inanamam.”
Böyle söylesem de Maezono’nun bu acı verici deneyimden ders çıkarıp olgunlaşmış olması da mümkündü. Hangi sınıfa mensup olduğu düşünüldüğünde, muhtemelen bundan böyle biraz daha olgun bir tavır sergileyecekti.
“Yapmayacağım! Sana karşı dürüst davrandım, o yüzden lütfen artık beni affet!”
“Anlıyorum. Sanırım bu işi daha fazla uzatmak zaman kaybı olacak.”
Konuyu noktalamaya karar vererek bakışlarımı kameraya çevirdim.
“Beyanımı değiştirmiyorum. İtirafı tekrarlamaya gerek yok. Hain Maezono.”
Bu sözlerle beraber, son noktayı koymuş oldum.
“Bu çok adaletsiz! Ne oluyor sana! Bu kadar acımasız ve adaletsiz olmaya ne hakkın var!”
“Katılımcı itiraf eder ve temsilci masum mu yoksa suçlu mu olduğuna karar verir. Ne eksik ne fazla.”
Ona diyalog kurallarını bir kez daha açıklayarak sözlerine karşılık verdim.
“Maezono-san, lütfen odadan çık.”
Okul bize ek süre tanımış olsa da sanırım bu konuda daha fazla vakit harcayamayacaklarına karar vermişlerdi.
Okulun Maezono’yu buradan uzaklaştırma kararı kesindi.
Ancak Maezono inatla yerinden kıpırdamayı reddediyordu.
“Ayanokouji-kun, hain olmadığını beyan eden Maezono-san’ın hain olduğunu başarıyla tespit etti. Dolayısıyla Maezono-san odadan çıkarılacak ve okuldan atılacak.”
“Hayır! Sen sözlerini geri alana kadar buradan gitmeyeceğim!”
“Şu an yapabileceğin tek şey, Hashimoto’nun bu özel sınavda okuldan atılmasını ummak. Eğer bu gerçekleşirse, ikinizin dış dünyada birlikte olmasının bir yolu olabilir.”
Yine de şahsi fikrimi söylemem gerekirse, öyle bir gelecek için pek de umut ışığı yoktu.
Hashimoto okuldan atılsın ya da atılmasın, muhtemelen Maezono’yu gerçek bir aşk ilişkisi yaşanacak biri olarak görmüyordu. Onunla yalnızca, A Sınıfı’ndan mezun olmasını sağlayacak bir konuma gelmek amacıyla iletişim kurmuştu.
Artık bilgi alamaz hale geldiğinde bu kızın bir değeri kalmayacak ve onunla bağını sürdürmesinin de bir anlamı olmayacaktı.
Değerini yitiren insanlar, bir kenara atılırdı.
“Geri al! Çabuk geri al!”
Pek çok kişinin, Maezono’nun okuldan atılmasının gerçekten gerekli olup olmadığını sorgulayacağına emindim.
Maezono’yu, Hashimoto tarafından kullanıldığına ikna etmek ve uyguladığı beyin yıkama etkisini ortadan kaldırmak o kadar da zor olmazdı.
Elbette hassas bilgileri yaymak uyarılması gereken bir davranıştı ancak bu, okuldan atılmayı gerektirecek kadar ağır bir durum değildi.
Yine de benim açımdan, bu durum işime geliyordu.
Sadece, tesadüfen elimin altında bulunan Maezono adlı aracı iyi bir şekilde kullanıyordum.
Olay bundan ibaretti.
Hepsi bu kadardı.
“Seni asla ama asla affetmeyeceğim!” diye bağırdı Maezono.
Bağırmaya devam eden Maezono’yu ardımda bırakıp odadan çıkmaya ve her şeyi noktalamaya karar verdim.
Maezono’nun peşimden gelmeye çalıştığını ancak kapı kapanmadan hemen önce sınav görevlisi tarafından durdurulduğunu gördüm.
Tıpkı daha önce olduğu gibi, yapılan konuşmanın sonuçları da anons sistemleri sayesinde kesinlikle Ichinose’ye ulaşmıştı. Anonsu duyup duymadığı, yüzündeki ifadeden açıkça anlaşılıyordu.
O ana dek yüzünde taşıdığı yumuşak ve nazik ifade silinip gitmiş, sanki bambaşka birine dönüşmüştü.
“Ayanokouji-kun… Maezono-san… Neden okuldan atıldı?”
Aslında bir sınıf temsilcisi olan Ichinose’nin tam olarak neler yaşandığını biliyor olması gerektiğinden emindim. Muhtemelen sebebini anlamış olsa da olayın nasıl gerçekleştiğini gözünde canlandıramıyordu.
“Ah. Doğruyu söylemedi. Ben de onu suçlu buldum ve gerisini okul halletti.”
“A-Ama… Bunu zaten biliyordun, değil mi? Buna rağmen… Neden böyle bir şey yaptın?”
“Neden mi? Hain haklarını kullanacağımı söylememin sebebi, onu Meazono’nun okuldan atılmasını sağlamak için kullanabilmekti. Bütün mesele buydu.”
Eğer iş birliği yapmasaydık, Ichinose’nin kendi başına Maezono’yu hain olarak seçme ihtimali son derece düşüktü. İşte bu yüzden, güçlerimizi birleştirmeyi ve haini kullanma hakkımızdan vazgeçmeyi önerdim.
Ayrıca, Ichinose’nin benim için de aynısını yapmaktan başka çaresi kalmasın diye, kendi sınıfı adına hainin kim olacağına bizzat onun karar vermesini sağladım.
Karşı taraf böyle bir adım attığı için, adil kalabilmek adına benim de aynı şekilde hareket etmem gerekiyor.
Amaç, Ichinose’ye böyle düşündürtmekti.
“İkimiz de birbirimize verdiğimiz haini kullanma hakkını ortadan kaldırma sözünü tuttuk. Hatta sen, iş birliği yapıp haini ifşa etmeyerek sınıfına elli puan bile kazandırdın. Bu yüzden aramızda bir sorun olmamalı. Elbette bu durum, bundan sonra yaşanacak bire bir rekabete de engel olmayacak.” diye ekledim.
Açıklamadığım bazı hususlar olsa da Ichinose’nin sınıfını dezavantajlı duruma düşürecek hiçbir şey yapmamıştım. Aksine, çabalarımın onları daha iyi bir konuma getirdiği bile söylenebilirdi.
Ichinose ile aramdaki kazananı ve kaybedeni belirleme konusunda ibre büyük ölçüde tersine dönüyordu.
Normalde insan, başka bir sınıftan bir öğrencinin okuldan atılmasına sevinirdi ancak Ichinose öyle biri değildi.
Muhtemelen, bilmeden de olsa Maezono’nun okuldan atılmasına ortak olduğu için pişmanlık duyacaktı. Üstelik bu durum sayesinde Sınıf Puanı bile kazanmıştı.
Yine de tüm bu hain meselesi sadece bir başlangıçtan ibaretti.
Kazanmak için hazırladığım plan, işte şimdi başlıyordu.
“İşbirliğin için teşekkürler, Ichinose. Sayende, kusurlu bir üründen kolayca kurtulabildim.”
Bu kabul edilemez.
Ichinsoe muhtemelen buna benzer bir şeyler söylemek istemişti ama ağzını açıp tek kelime edemedi.
Bana karşı beslediği inkâr edilemez, samimi ve içten sevgi duyguları yüzünden hakkımda tek bir kötü söz bile söyleyemiyordu.
İkimiz arasındaki konuşmanın ötesinde, tartışma yeniden başlamıştı. Ancak ben o anki tartışmayı tamamen bir kenara bıraktığım için, bu tur benim açımdan zaman kaybıydı.
“Bir sonraki tartışmaya kadar biraz zaman var. Bu yüzden sana küçük bir hikâye anlatmama ne dersin?”
“Hikâye mi?”
Ichinose, Maezono meselesini bir türlü aklından çıkaramasa da şimdilik, ileriye bakmaktan başka çaresi yoktu.
Muhtemelen böylesine önemsiz bir şey yüzünden sarsılıp pes etmeyecekti. Ichinose artık güçlü ve dayanıklı birine dönüşmüştü.
Özel sınavlarda başarıya ulaşmak, tek bir yeteneğe bağlı değildi.
Her iki sınıfının temsilcilerinin şu ana kadarki mücadelelerde nasıl bir performans sergilediklerini hayal etmek hiç de zor değildi.
Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına monitörden öğrencilerin tartışmasını izliyor, dostlarının ve düşmanlarının her bir sözünü ve hareketlerini dikkatle takip diyorlardı.
Özellikle bir sınıf arkadaşının yüz ifadesindeki en ufak bir değişim bile, temsilciler için önemli bir ipucu teşkil edebilirdi. Elbette bunu bile yapamasalardı, hiçbiri bir arpa boyu yol alamazdı.
İşte tam da bu yüzden Horikita, Ichinose’nin öğrencileri analiz etme konusundaki o üstün yeteneğini, onu güçlü bir rakip kılan bir özellik olarak görmüştü. Sonrasında Horikita, ile Ichinose karşı karşıya geldi ve yenildi.
Bu durum, esasen Sakayanagi ve Ryuuen’in sınıfları için de geçerliydi.
Ancak mesele burada rekabet edip kazanmak olduğunda, işin tüm sırrı bundan ibaret değildi. Olay, sadece kurallara dahil edildiği şekliyle örnek öğrencileri ve belirli rollerdeki kişileri doğru tespit etmekten ibaret değildi.
Ayrıca rakibinizin ilgisiz birini aday göstermesini sağlayabilir ya da onları kendi kendilerini sabote etmeye kışkırtabilirdiniz. İşte bu yüzden, daha önceki temsilcilerden bazılarının rakiplerinin zihnini bulandırmaya ve dengesini bozmaya çalıştıklarından emindim.
O öğrenciyi aday göstermek istediğinden gerçekten emin misin?
Şuradaki öğrenci şüpheli görünmüyor mu?
Bu tür ifadelerle insanları yanıltmaya çalışabilirlerdi. Seçenek sayısını ikiden üçe çıkardığında, hata payı da buna bağlı olarak artardı.
Eğer bir öğrenci gerçek rekabet ortamlarına alışkın değilse, bu tür sözler muhtemelen bir miktar etki yaratırdı. Ancak Ryuuen, Sakayanagi veya Ichinose gibi kişiler üzerinde bu sözlerin neredeyse hiç etkisi olmazdı. Aksine, daha temkinli davranmaya başlar ve hatta öncesinde fark edemedikleri şeyleri bile görebilirlerdi.
İyi de o zaman, kendisini bu denli sınava adayan öğrencilerin zihinlerini nasıl kandırabilir de onları yanlış kararlar almaya zorlayabilirdiniz ki?
Basit.
Eğer zihinleri bu denli sınavın içindeyse, o zaman cevap da sınavın dışındaydı.
Alakasız bir konuyu gündeme getirerek, o berrak ve soğukkanlı düşünce yapılarını tamamen sarsmak hayati önem taşıyordu.
Vücudunuzun bir bölgesinin hedef alındığını bilirseniz, o bölgeyi korumaya çalışırdınız ancak beklenmedik bir şekilde bacaklarınız hedef alınırsa, buna karşılık vermek doğal olarak zor olurdu.
“Hatırlıyor musun? Geçen yıl bizim dönemimizde küçük bir olay yaşanmıştı. Bir sınıf liderinin geçmişte mağaza hırsızlığı yaptığı ortaya çıkmıştı.”
“Yani, beni kastediyorsun.”
Durumu hâlâ kavrayamayan Ichinose, kendini birdenbire ayaklarından tutulup karanlığın içine doğru sürüklenirken buldu.
“O olay, hiç kimseden şüphelenmeyip gardını düşürmen ve durumu Sakayanagi’ye anlatman yüzünden gerçekleşti. Peki, o hikâyenin tüm okula yayılması gerçekten de en başından beri Sakayanagi’nin işi miydi?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Yurt binasındaki posta kutularında bulunan ve seni suçlayan o notlar… Onları oraya gerçekten Sakayanagi mi bırakmıştı? Bunu hiç ama hiç merak etmedin mi?”
Ichinose sessiz kaldı. Belki de o zamanki yaşananları düşünüyordu.
“Yine de gerçekler açığa çıkmadan önce ortalıkta dolaşan bazı söylentiler vardı. Senin hakkındaki korkunç, berbat söylentiler, Ichinose. Şiddet geçmişin, ücretli arkadaşlık ve hırsızlık gibi şeyler hakkında… Sanırım o söylentileri yayan kişi Sakayanagi’ydi ancak o aşamada bunlar, aralarına bolca kuyruklu yalanın da karıştığı söylenti ve iftiradan ibaretti. İşte bu yüzden sen bile buna göğüs gerebildin, Ichinose.”
Ichinose’nin bakışları yere eğilmişti ama ben hiç tereddüt etmeden konuşmaya devam ettim.
“Ya o dönemde, işleri biraz daha ileri taşımak için perde arkasında çalıştıysam? Ya o notları posta kutusuna bırakan, seni gerçeği itiraf etmeye iten kişi bensem?”
“Ne demek istiyorsun?”
Durumu açık ve anlaşılır bir dille anlattığımda bile Ichinose bunu kavrayamamış gibi görünüyordu. Yine de bu anlaşılabilir bir durumdu.
Sadece Ichinose değil, diğer öğrenciler de bunun Sakayanagi’nin işi olduğuna inanmıştı. Ayrıca Kiriyama’nın, Horikita’nın sınıfı da dahil olmak üzere A Sınıfı dışındaki her sınıf hakkında açıkça yalanlar yaydığı gerçeği de vardı.
“Bunu benim tarafımdan yapılmış kötü bir şaka sanıyorsun galiba. Peki, durumun gerçekten böyle olmadığını kesin bir şekilde söyleyebilir misin?” diye karşılık verdim.
Şu ana dek güçlü bir savunma kalkanı örmüş olan Ichinose’ye sorumu yöneltirken bacak bacak üstüne attım.
Son birkaç ay içinde Ichinose, zihinsel açıdan bir sürü tuhaf değişim geçirmişti.
Bu durum Ichinose’de, sınavda güçlü isimlerden biri olarak ilerlemesini sağlayan bir tür soğukkanlılık yaratmıştı. Ne var ki bunun altında yatan nedenlerden biri de benim varlığımdı.
Peki ya bu varlık, aslında onun hayal ettiğinden çok daha acımasız biri olsaydı?
Ya başkalarına hiç tereddüt etmeden ihanet edebilecek, hatta Maezono’nun okuldan atılmasına bile yol açabilecek biri olduğumu bilseydi?
“Çünkü, yani… Ayanokouji-kun, sen… Böyle bir şey yapmanın sana hiçbir faydası olmazdı ki.”
“Bu doğru değil. Sakayanagi, durumu sadece bir uyarı olarak algılayacağın bir seviyede tutmayı ve böylece bunu ileride sana karşı bir tehdit aracı olarak kullanmayı amaçlamış olabilir. Ancak o noktada duruma bizzat ve kararlı bir şekilde müdahale ederek, bu kozu elinden almayı başardım. Üstelik o noktada sana yardım edersem, bana olan güvenin de kaçınılmaz olarak artacaktı. Hangi açıdan bakarsan bak, bu yeterli bir kazanç.”
“Buna inanamam.” diye mırıldandı Ichinose.
“Buna inanmak istemediğini anlıyorum ama gerçek bu. İstersen sınavdan sonra gidip Sakayanagi’ye sorabilirsin. Ona ‘O mektupları sen mi koydun?’ diye sor. Sana anlattıklarımı ona da söylersen, dürüst bir şekilde cevap verecektir.”
Eğer son dokunuşları da hakkını vererek yaparsam, her şey bitmiş olacaktı.
“Seninle yaptığım her şeyin altında her zaman gizli bir amaç yatıyordu, Ichinose. İstisnasız her şeyin. İster o ıssız adadaki zaman olsun, ister okul gezisindeki o gece… Her zaman sadece kendimi düşünerek hareket ettim. Seni sadece kendi çıkarlarım için kullanıyordum, hepsi bu. Ve bir yıl önce verdiğim o söz de…”
Ichinose artık neyin doğru olduğundan emin değildi. Hatta kısa süre önce bankta oturup birbirimize söylediğimiz, o sözü teyit eden sözlerin doğruluğundan bile…
O sözler kesinlikle söylenmişti ancak artık onlara dair bir inanç kalmamıştı.
İlk tartışma sona ermiş ve bir sonraki tartışmaya kadarki mola başlamıştı.
“Temsilciler, lütfen yeni bir grup seçin.”
Sakin bir tonda yapılan duyurunun talimatına uyarak bir grup seçtim.
Kısa bir süre sonra Ichinose de kendi tabletini kullandı ancak yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Bu özel sınav çoktan zihninin derinliklerine itildiğinden, bu durum gayet doğaldı.
Derin bir karanlığın içine sürüklenmişti. Hatta Maezono’nun okuldan atılma meselesi bile artık uzak bir anıdan ibaretti.
Her şeyin bulanıklaştığı söylenebilirdi.
Karşısındaki adam bir müttefik olmadığı gibi, bir destekçi de sayılmazdı.
Birinin düşünceleri ne kadar dürüst ve düzgünse, o kişi karanlığın içinde daha derinlere çekiliyor, hatta artık kurtarılamayacak bir noktaya sürükleniyordu.
Sandalyemi geriye çektim ve tekrar eski yerine koydum.
Yanımda monitörü izleyen Ichinose’nin gözlerinde, daha az önce var olan ışık ve hayat dolu ifade, artık yoktu.
Bakışları monitörde olsa da az önce yaptığımız konuşma muhtemelen zihnine iyice yerleşmişti.
Gerçek ve sahte.
Doğrular ve yalanlar.
İstemese bile sonunda yine bunları düşünüyordu.
İnsanlar, konuşmasalar bile zihinlerini kolay kolay boşaltamayan varlıklardır.
Eminim ki odaklanması gereken sınava dair düşüncelere yöneldikçe, diğer düşünceler de giderek daha fazla büyüyordu.
Şu anda Ichinose’nin muhtemelen saldırı altındaymış veya zihni tamamen boşalıyormuş gibi hissettiğini tahmin edebiliyordum.
Monitörde yaşananları kesinlikle görüyordu, konuşmaları kesinlikle duyuyordu. Yine de bu bilgiler beynine ulaşmıyordu.
Bu bir sihir ya da buna benzer bir şey değildi.
Bu sadece insan vücudunun yapısı ve işleyişiyle ilgili bir durumdu.
Kalp atış hızı ve kan basıncı yükselmiş, çevresel kan damarları ise daralmıştı.
Göz bebekleri büyümüş, bu da görüş alanını daraltmıştı.
Ayrıca, ilişkisel ve rasyonel işlevleri kontrol eden prefrontal korteksin işleyişi de zayıflamıştı.
Şu aşamada bu durumdan kurtulmak hiç de kolay olmayacaktı.
Gerisi kolaydı.
Tartışmayı dilediğim zaman sessizce izleyebilir, çıkarımlarımı yapabilir ve örnek öğrencileri bulabilirdim.
Rakibimin elinde artık bir haini içeri sızdırma kozu da kalmamıştı.
Tartışma sorunsuz bir şekilde devam edebilirdi.
O anın gelmesi de çok uzun sürmedi.
“Ayanokouji-kun, örnek öğrenciyi başarıyla tespit etti. Dolayısıyla Ichinose-san üç Can Puanı kaybedecek. Bununla birlikte, Ichinose-san’ın tüm Can Puanları tükendi. Lütfen odayı terk edin.”
Horikita’nın sınıfı, hiç de zorlu bir mücadeleye girmek zorunda kalmadan büyük bir zafer kazanmıştı.
Çevirmen: Mesela Kek 2
İyi okumalar.
İnstagram: @turkcelightnovels
Discord sunucumuza gelmeyi ve aktif hale gelen yorumlar kısmından bölüm hakkında yorum yazmayı unutmayın.
Ayrıca diğer serilerimiz olan Fate/Zero, Tavşan Kostümlü Senpai’m ve Eczacı Günceleri’ni de okuyabilirsiniz.
Çok zevkli bölümdü, çeviri için teşekkürler elinize sağlık lütfen daha hızlı yeni bölümler de gelsin
Olum adam çok mantıklı düşündü
Bu bitdi yenisi gelsin ıdkddkejrjej
al kanka attim bile
Bu bitdi yenisi gelsin ıdkddkejrjej
Bu bitdi yenisi gelsin
Ellerinize sağlık. Güzel bölümdü
Ulan ayonokoji ichinose ye nasıl yaptın bunu(ellerinize sağlık çevirmen reisler)
Yeni yorum sistemi güzelmiş
Eline sağlık cevirmen kardes
teşekkür ederim
Çevirmenin ellerine sağlık. Aaa ben çevirmişim.
daha çok ichi dayağı istiyoruz
YOK.